Ana Sayfa

27/11/2009
Hoşgeldiniz,

Bu blogda tabu sayılan konulara değiniyor ve elimden geldiğince bu tabuların arka planını aydınlatmaya çalışıyorum. Yazıların birçoğunun arkasına “masal” eki getirilmiştir, çünkü bir masallar dünyasında yaşadığımızı düşünüyorum.

Yazıların hiçbiri “hurafe”lerle ilgili değildir. Hurafe yeni dinlerin, eski dinlerin kutsal saydıklarını karalamak için uydurdukları bir sözcüktür sadece. Yazılarımın çoğu “kutsal” olanla ilgilidir. Dinler ve mitolojiler “kutsal”ın görünümleridir ve insan hayalgücünün mükemmel ürünleridir. Eğer insanlığa bu kadar çok zarar vermeselerdi dinleri daha çok severdim, yine de seviyorum.

Genel olarak İbrahimi dinlerle (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) , özel olarak İslamiyetle ilgili yorumlar diğerlerine oranla daha sert görünebilir. Bunun nedeni bu dinlerin aşırı baskıcı ve bağnaz olmasının yanında bir de son derece güncel olmalarıdır. Dünya tarihinde başka hiçbir din bu üç din kadar bağnaz ve saldırgan olmadı. Bugün yapılan dinlerarası diyalog mu çatışma mı tartışmaları da bu üç din için sözkonusudur. Kimsenin Budizm’le, Konfüçyüs diniyle yada Afrika kabile dinleriyle bir sorunu yoktur.

Yazılarla ilgili eleştirilerinizi bekliyorum. İyi okumalar, sevgiler..

Mitolojiden Dine

Dünya üzerinde hemen hiçbirşey yoktur ki, “kutsal”ın konusu olmasın. Bunların bazıları ise belirgin şekilde öne çıkmıştır. Bu başlıkta bu konuların bazıları işleniyor



Yılan’ın Öyküsü

Yılan’ın dinler ve mitolojilerdeki varlığı dinsel diyalektiğin de güzel bir ifadesidir. Başlangıçta “iyi”yi sembolize ederken giderek “kötü”ye dönüşmüştür. Büyü-yılan-kadın üçgeni, Havva’yı kandıran yılan figurünün güzel ve çekici Tanrıça Lilith’ten nasıl dönüştüğü, Tevrat’taki iyi ve kötü yılanlar, İncil ve Kuran’ın canavarları, ejderhaları, Doğu dinlerinin iyi ejderhaları.. Devamını okumak için tıklayın..



Kutsal Taşlar

Dinler tarihinin en ilginç temalarından biri de taş kutsallığıdır. Cinselliği de sembolize eden menhir ve dolmenlerden, taştan yapılan putlara, mezar taşlarına dek. Ancak hiç kuşkusuz en ilginci Yahudi ve Araplar’daki taş tapımı. İskenderiyeli Clemens “Araplar taşlara tapar” der. İslamiyet, özellikle de Kabe taş tapımı örnekleriyle doludur. Hacer-ül Esvet, şeytan taşlama, şimdi olmayan ama putperestlikte üzerinde taştan putların durduğu Safa ve Merye tepeleri, Kudüs’te üç dinin paylaşamadığı Muallak taşı.. Devamını okumak için tıklayın..


Hacer Ana

Sami inancının gelişmesi sırasında kadın kutsallığı da biçim değiştirmiş ve Hacer figürü tanrıçalıktan analığa dönüşmüş. Taş tapımının da en güzel örneklerinden olan Kabe’deki Hacer-ül Esvet taşı ile Safa ve Merye tepelerinin üstünde duran taştan putlar aynı zamanda kadın kutsallığının da örneklerinden. Tamamını okumak için tıklayın..


Ağaç Kutsallığı

Kutsal ağaç teması o kadar yaygındır ki, çeşitli dinlerdeki kutsal ağaçları sadece derleyerek bile ciltler dolusu kitap yazılabilir. Hinduizm’in ters ağaç simgesi İslam’a tuğba ağacı olarak geçer, Budha meşhur incir ağacının altında şeytanın ayartmalarına kapılmayıp boyut değiştirir,  Mısır mitolojisinin unutulmaz tanrıçası Hathor ağaç üstünden ruhlara yiyecek içecek sunarken, Musa’nın tanrısı Rab Eski Ahit ve Kuran’da ağacın üstünden seslenir. Devamını okumak için tıklayın..




Cehennem ve Şeytan

Bu kavramlar İbrahimi dinlerde nasıl ortaya çıktı. Tevrat’ta cehennem inancı yoktur. Şeytan ise çok az geçer. Yahudi inancına İran etkisi ile girer, Kuran’da ise zirveye ulaşır, Kuran’ın her sayfası cehennem tehdidi ile doludur. Cehennem ve Şeytanın, İbrahimi dinlerde nasıl evrim geçirdiğini öğrenmek için..



Kurban Nerden Geliyor


Kurban geleneğinin kökeninde insan kurban etmenin yattığını biliyoruz. Elbette insan kurbanından vazgeçme ve hayvan kurbanı ile yetinme Tevrat ve ardıllarının iddia ettiği mucizelerle gerçekleşmiyor. Tarım ve bereket tapımlarının tek tanrılı dinlere nasıl evrilerek geçtiğini okumak içi tıklayın..




Masallar Dünyası

Masal çocukların hayal dünyalarının gelişmesi için işlevli bir araçtır. Ancak buradaki masallar hayal gücünü geliştirmek için değil, düşüncenin gelişmesini engelleyebilmek için üretilmiş, gerçekleri tam anlamıyla ters düz eden masallardır. Masal konularımız daha çok İslamiyet’ten, çünkü İslamiyet bu konuda diğerlerini epey geride bırakmış durumda.

Türklerin Gönüllü Müslüman Olmaları Masalı

Bu masal daha önce Erdoğan Aydın tarafından “Nasıl Müslüman Olduk” kitabıyla açıklandı. Ben burda daha çok olayın devam eden aşamalarını işlemeye çalıştım. Türklerin köleleştirilerek, zorla müslüman edildiği Emevi devrinden sonra, paralı askerler olarak Abbasi ordusuna katılmaları ve giderek devlet kuracak aşamaya gelmeleri. Tamamı için tıklayın..

Şamanın İslama Hizmeti

Gazneli, Selçuklu, Osmanlı devletlerinin ayrıca Timur egemenliğindeki Moğolların aslında göstermelik müslümanlar olduklarını, gerçekte şaman törelerini sürdürdüklerini görüyoruz. İslamiyetin kabul edilişi aslında tümüyle politik bir tercihti ve bu sayede Türklerin batıya yönelme şansları arttı. Tamamı için tıklayın..

Ömer’in Adaleti Masalı

Halife Ömer son derece bağnaz, saldırgan, acımasız ve adaletle hiç ilgisi olmayan biridir. Hatta İslamiyetin bağnaz kimliğini kazanmasına ve büyük bir devlet olmasına en önemli katkıyı yapan kişilerden biri de denebilir. Kendisinden çok sonra kısa bir dönem halifelik yapacak olan ve sufi özellikleri olan II. Ömer ile karıştırılıp ona ait özellikler birincisine yüklenmiştir. Okumak için tıklayın..

Muhammed'in vefatı sırasında vasiyetini yazmak istemesini Ömer'in engellemesi sünni yazarlar tarafından haklı bulunuyor. İdam mahkumlarına bile son dileklerini sorarken Ömer'in kendi peygamberinin vasiyetini engellemesi konusuna sünni yazarlar nasıl bakıyorlar dersiniz. Bu durum bana gerçek İslam peygamberi acaba Ömer midir sorusunu sorduruyor. Tepki vermeden önce okuyun, şaşıracağınızı tahmin ediyorum. Okumak için tıklayın..

Kuran’ın değişmediği masalı


İslamcılar sık sık Tevrat ve İncil’in değiştirilmiş olduğunu, Kuran’ın ise tanrı sözü olup hiç değişmediğini iddia ederler. Halbuki Kuran’ın defalarca yeniden derlenmesi, bu sırada yapılan değişikliklerden kaynaklanan tartışmalar es geçilir. Buraya sadece Şii, Alevi, Bektaşi çevrelerin bu konudaki iddialarını aldık.  Tamamını okumak için tıklayın..

Huzur İslamdadır ve Cahiliyye Masalları

“Huzur İslamdadır” sloganını İslamcılar sık sık kullanırlar. Bugünün dünyasında İslam coğrafyası savaşlar içinde alev alev yanmaktadır. Geçmişte de çok farklı olmamıştır. İslamın daha doğuş sürecinde yaşananlardan bir derleme bunu gösteriyor.

“Cahiliyye devri” sözcüğü bile İslamiyetin kendinden önceki kültürü nasıl aşağıladığını gösterir. Halbuki Muhammed’in düşman olarak kabul ettiği insanlar dönemlerinin önemli aydınlarıydı. Tarafsızlığı ile Ebu’l-Hakim ünvanı alan bir aydın kişinin öldürüldükten sonra adının değiştirip Ebu Cehil yapılması da bu aşağılamayı gösteriyor. Tamamını okumak için..


Kutsal Metinler

Bu bölümde Ortadoğu topraklarında doğmuş olan üç tektanrılı dinin kutsal metinleri ele alınıyor. Bu metinleri çeşitli açılardanele alan yazıları bu bölümde topladım.

Tevrat’tan Peygamber Okumaları

Eski Ahit’te peygamberlik yapmak nasıl tarif ediliyor? Peygamber toplantıları.. İbrahim, Musa ve Davut nasıl peygamberlerdi? Ortadoğu dinlerinin benmerkezci ve bağnaz yapısının kökeninde hiç kuşkusuz Eski Ahit’teki tanrı kavramı ve ona körükörüne bağlı olan insanların yüceltilmesi yatmakta. Tamamını okumak için..

Zebur

Eski Ahit’in Ketuvim bölümü ele alınıyor. Zebur kavramının terimsel sorunları tartışılıp ardından Mezmurlar, Süleyman’ın Özdeyişleri ve Ezgiler Ezgisi kitabı eleştirel bir incelemeye tabi tutuluyor. Tamamını okumak için tıklayın..

Kasas’ı Anlamak

Kuran’ın önemli bir bölümü Eski Ahit metinlerinin nerdeyse tıpatıp ancak kötü kopyasıdır. Kuran’daki öyküleri anlamakta zorlandığınız zaman bunlara kaynaklık eden Eski Ahit’i okumanızı öneririm. Ben bir örnek olması açısından Kasas suresinin ilk 32 ayetini Eski Ahit metinleriyle karşılaştırarak okudum. Tamamını okumak için tıklayın..

Nuzul Sırasında Kuran Okuma

Kuran’ın ayetleri geliş sırasına göre dizilmemiştir. Henüz nasıl oluşturulduğu tam bilinemeyen surelerin içine rastgele yada dizenlerin kafalarında kalmış olan bir mantığa göre yerleştirilmiş, sonra da o zamanki Arap şiir geleneğine göre en uzundan en kısaya doğru dizlmiştir. Bu şekilde Kuran’ı okuyup anlamak mümkün değildir, çünkü adeta Arap saçına çevrilmiştir ve tefsir eşliğinde okumazsanız birşey anlamazsınız. Nuzul sırasına göre okunduğunda ise tarihsel arka planla birlikte zengin bir dinsel ve tarihsel kaynak anlamı taşır. İlk bölümlerini üç farklı tefsir eşliğinde okumaya çalıştım. Tamamını okumak için..



Anti-Politik yada Dikine Yazılar

Halk dilinde politika yapmak diye bir terim vardır, birçok anlam taşır. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme anlamına da gelir. Politikacılar ne yazık ki halk tarafından oyları alana kadar her tür vaadi verip, her kılığa giren insanlar olarak algılanır. Aşağıdaki yazılar ise hiç bir kılığa giremeyen cinsten. Bu yüzden bu bölümün adını Anti-Politik yada Dikine Yazilar koydum.

Diktatör masalları

Toplumları baskı altında tutmaya çalışanlar hep masallar yazdırıp, insanları bunlarla uyutmaya çalışırlar. Bu sadece dinler için geçerli değildir. Baskıcı rejimler masal anlatmada herkesten önde gelirler. Bunların bazıları kolayca deşifre edilebilir durumda. Bizden uzak olanı deşifre etmek kolaydır. Bu bölümde birbirinden farklı çizgilerde olan iki diktatörü işliyoruz. Biri Türkmenistan'ın devlet başkanı Saparmurat Türkmenbaşı diğeri ise Kuzey Kore lideri Kim İl-Sung

Türkmenbaşı için tıklayın..
Hazret-i Kim İl-Sung için tıklayın..

Ermeni Terör Örgütleri Masalı

Ermeni Sorunu, bugün kafatasçı yazarlar tarafından tam bir masala çevrilmiş, herşey ters düz edilmiştir. Bu araştırmada Ermeni partileri Hınçak ve Taşnak (ASALA değil) bizzat resmi tarih yazarlarının metinlerinden yola çıkarak incelenmiştir. Tamamını okumak için tıklayın..

 

PKK Çıkmazı

PKK'nın kuruluşu, gelişimi, yaşadığı süreçler ile PKK ve Kürt sorunu konusunda yapılan tahlil hataları, çözümsüzlük önerileri üzerine bir değerlendirme. Okumak için tıklayın..

Bahriye Üçok Cinayeti Davası

Devletin bir türlü kimin yaptığına karar veremediği bir cinayet davası. Cinayet 4. defa başkalarının üstüne atılmaya çalışılınca yazmak zorunluluk oldu. Okumak için tıklayın..

Yeni İttihatçılar

Son yıllarda gelişen ve politika dünyasına saldırganlığı, "diğeri"ni kolayca düşman ilan etmesi, demokrasi ve insan haklarına karşı tutumu ve kendine özgü jargonu ile yerleşen bu ırkçı akımı kendi kaynaklarından izlemek isterseniz tıklayın.. 1. bölüm   2. bölüm

Gayriresmi Tarih


Tarihimiz deyince aklimiza ya anli sanli bir "Osmanli Tarihi" yada "Cumhuriyet Tarihi" gelir. Halbuki yakin tarihimizin en onemli bolumu bu iki surecin arasina sikismis olan bir surectir. 1908 ile 1920 arasindaki 12 yillik kisa zaman diliminde o kadar cok sey yasanmistir ki bu sureci anlamadan "Cumhuriyet Tarihi"ni anlamaya calismak olanaksizdir. Bu 12 yilda Mesrutiyet, Balkan Savaslari, II. Dunya Savasi, Ermeni Katliami, Milli Mucadele gibi hicbir donemle kiyaslananamayacak onemde olaylar yasandi ve bugunu belirleyen bir surec oldu. Bu metin Caglar Keyder'in "Turkiye'de Devlet ve Siniflar" adli kitabinin 1950'ye kadar olan kisminin bir ozetidir. Okumak icin tiklayin..

Emin Cölasan Önce Insan mi?

21/11/2009
"Önce insanim sonra gazeteci" adinda bir kitap yazan, 2007 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layik görülen ve AKP ve Melik Gökcek'le didisip duran Emin Cölasan gercekten de hükümetlere kafa tutan bir yigit midir? Birkac örnek ile böyle olmadigini, tersine yasayan fasistlerimizin en kisiliksizlerinden biri oldugunu gösterelim.

Bu Kalp Seni Unutur mu dizisinde Diyarbakir cezaevine gidip, oranin cennet gibi oldugunu anlatan bir gazeteci var, seyrettiniz mi? Sistematik sekilde iskence yapilirken, iskencenin olmadigini, münferit oldugunu, bunun batinin uydurmasi oldugunu söylüyor filmde. Bu kahraman acaba kimden esinlenerek yaratilmis olabilir, biliyor musunuz?

12 Eylül'de cezaevlerine devlet emri ile gidip, oranin güllük gülistanlik oldugunu yazan yazar Emin Cölasan'dir. 12 Eylül'de devletin izni ile Mamak cezaevine gidip oranin cennet gibi oldugunu anlatmistir. Sabah Ketene ve Hrant Dink ile ilgili icraatlarini da Umit Alan'in yazisindan okuyabilirsiniz.

Umit Alanin Birgün gazetesindeki yazisi

Emin Cölasan cezaevleri ile cok ilgilidir nedense. Bir defa bu isten nemalanmis ya. 12 Eylül döneminde cezaevlerine girip 12 Eylül'e methiye yazma serefi bir tek ona taninmis zira. Sonradinda da bir yandan yalakalik bir yandan solculara düsmanlikla faaliyete devam eder. F tipi cezaevlerini en cok isteyen, bunun icin hükümeti sikistiran devlet-i ali yazarlarinin basinda da Cölasan gelir. Nihayet Cölasan'in arzulari gercek olmus ve 30 kisinin öldürülmesiyle gerceklestirilen "Hayata Dönüs Operasyonu" ile devrimci mahkumlar F tiplerine sokulmustur.

Iste Colasan'in yazisi

Iste "Hayata Dönüs Operasyonu"


Cölasan'in baska yönleri hakkinda yazanlar da var tabii. Kendisini yakindan taniyan Hasan Celal Güzel Cölasan'in kisiligini (daha dogrusu kisiliksizligini) cok güzel anlatiyor.


Hasan Celal Güzel: Zavallı Emin Çölaşan!..

Seni ilk gençlik yıllarından beri tanıyorum ve sana gerçekte acıyorum. Ömrünü tek bir olumlu iş yapmadan geçiriyorsun. Bir ara ben de, yolsuzluklarla mücadele ettiğini sanma yanılgısına düşmüştüm. Meğer senin derdin, sevmediğin ve kin duyduğun kimselere birileri adına saldırmakmış... Hayatın itişip kakışmakla, iftirayla, kinle, nefretle dolu olarak geçti.

Devlette yükselemedin, iki sene içinde seni kapının önüne koydular, makam sahiplerinden nefretin bundandır.

Hep bilgisiz, cahil kaldın, "çağın gerisinde" oldun. Gerçek anlamda bir "mürteci" idin. Bilgisayardan, teknolojiden, küreselleşmeden, bilgi çağından çok uzaklardaydın. Sadece ihbar mektuplarını okudun. Yıllardır yazdıklarında polemikten başka bir şey, en ufak bir fikir kırıntısı bile olmadı; yeniliklerden ve bilgili gerçek aydınlardan nefretin bundandır.

Dostlarını istismar ederek yazdığın, dedikodu ile doldurduğun kitaplarından kazandıkların ve patronlarından aldığın yüklü ücretler dışında para kazanamadın; servet sahiplerinden nefretin bundandır.

Seni ve senin gibileri hakkınızda kitap yazacak kadar tanıyorum Emin Çölaşan ve birzamanlarki merhabama şimdi üzülüyorum.

Hatırlarsın, 1969'da Devlet Planlama Teşkilâtı'nda birlikte çalışmıştık. Sosyal Planlama Dairesi'nde bir grup uzmanın hazırladığı "Gelir Dağılımı Araştırması"nı TİP'in yayın organı ANT Dergisi'ne vererek yayınlatmıştın. Açılan soruşturmada seni sosyalist arkadaşların ele vermişlerdi. Daire Başkanı Doç. Dr. Nevzad Yalçıntaş, DPT Müsteşarı Turgut Özal'ın talimatıyla sözleşmeni feshederek seni DPT'den atmıştı. Biz haline acırken, her zamanki gibi oyun oynadın. Baban vasıtasıyla Yalçıntaş'a yalvarıp tavsiye mektubu aldın ve bunu kullanıp Danıştay'a giderek tazminata kondun. Nevzad Yalçıntaş'ın merhametini istismar etmiştin.

Bundan sonra gazeteciliğe başladın. İşin gücün DPT ile uğraşmaktı. "Önce Kindar Oldun, Sonra Gazeteci" ama "insan" olamadın bir türlü... 1980'de "24 Ocak Programı" yıldızını parlattı. Nefretle dolu olduğun Özal'a ve eşine dost göründün, evlerinin içine kadar girdin. ODTÜ'de öğrencisi olduğun Özal'a, nasıl "Hocam" diyerek yağ çektiğini çok iyi hatırlıyorum. Sana mal mülk alacak kadar para kazandıran "24 Ocak" ve "12 Eylül" kitaplarını rahmetli Özal'ın sayesinde yazdın. Merhum Özal'ın ve Sayın Demirel'in beni arayarak sana yardımcı olmamı istemeleri üzerine sana anlattıklarımı toparlayarak, kitapları baskı üzerine baskı yapan ünlü yazar Emin Çölaşan oldun. Sonra da, sana evlerini açan bu insanları sırtlarından hançerledin. Haklarında olmadık iftiralar attın, tehditler savurdun.

Eşinin Danıştay üyesi olmasını istiyordun. Adalet Bakanı ve Başbakan Özal nezdinde tavassutta bulunarak benden bunu sağlamamı istedin. Sen istedin diyerek değil eşine duyduğum saygıdan ve buna ehil olduğuna kanaat getirdiğim için elimden geleni yaptım. Fakat insanları o kadar kırmıştın ki kimse yardım etmek istemedi. İstediğin olmayınca hepimize cephe aldın. Bir zamanlar dizlerinin dibinden ayrılmadığın Özallar hakkında "Özal Nereye Koşuyor?" isimli o yüz kızartıcı küfürnâmeyi yazdın. Kitabın çok sattı ama kitabınla beraber insanlığın son kırıntılarını da sattığının farkına varamadın.

28 Şubat'tan sonra iyice azgınlaştın. Jakoben, diktacı, militarist ruhun bütün saldırganlığı ile kendisini gösterdi. Derin devletin "kuş"larıyla zenginleşen dedikodu kumkuması kalemini, yarım asrı geçen ömrünün bütün komplekslerini ortaya koyarak hırsla kullanıyordun. Senin için hak, hukuk, meslek ahlâkı, insaf, dostluk, insanlık artık sözkonusu değildi. Bir zamanlar savunduğun sosyalizmin ölçüleri bile gözünde önemini kaybetmişti. Kalemini giyotin gibi kullanıyor; Robespiyer'in, Danton'un kötü bir kopyası şeklinde senin gibi düşünmeyenlere hiçbir ahlâk normuna aldırmadan devamlı saldırıyordun. "Batı Çalışma Grubu"nun medyadaki ana temsilcisi olmuştun.

Bir reklâm dolayısıyla hakkımda asılsız bir yazın yayınlanınca sana telefon ederek, "düşüncemi paylaşmayabilirsin, fakat benim dürüstlüğe ne kadar önem verdiğimi, hâlâ kiralık evde kaldığımı, otuz yıllık mobilyalarımda otururken görmedin mi" diye haykırdığımda, bana "Sen de irticacıları savunmasaydın" cevabını vermiştin. Hâlâ bir fincan kahvenin hatırını düşünerek avukatımın bu iftiran için açtığı ceza dâvâsından vazgeçmiş fakat hakkında açtığım tazminat dâvâsını kazanmıştım. Bu da seni kırmızı görmüş boğaya döndürmeye yetti tabiî..

* * *

Emin Çölaşan! Sen bir türlü mert ve dürüst olamadın. Hakkımda yazdıkların hep asılsız çıktı. Açıklamalarımı, tekziplerimi yayınlamadın. Bunu da yayınlamayacağını bildiğim için, elindeki kırmızı kumaşı sallayarak sana başka sütunlardan sesleniyorum. Demokrasi mücadelemi asla anlamadın. Esasen demokrasiden, düşünceden nasibi olmayan birisinden bu anlayışı beklemek hata idi. RP'yi savunarak parlamentoya girmek istediğimi iddia ettin. 1995 seçimlerinde YDP olarak tek başına seçimlere girdiğimizi görmezlikten gelip son seçimlerde de bunun için uğraştığımızı yazdın. "Sosyalist partiler gibi onurlu bir mücadele ile ittifaksız seçime giremeyeceğimizi" yazdın. Bütün yazdıkların asılsız çıktı. Hep, tek bir özür cümlesi yazarsın diye safiyane bekledim. Lâkin hiçbir zaman bu mertliği ve dürüstlüğü gösteremedin. Son olarak da Pınarhisar Cezaevi'ne girmek için başvurduğumu hakaret ederek yazdın ve bütün bu yazdıklarından hiç utanmadın, yüzün hiç kızarmadı.

Çok iyi biliyorsun ki, yazdığın gibi "hakaret içeren ve yasaları çiğneyen" bir suç işlemedim. TCK'nun 312/2. maddesine göre "halkı kin ve düşmanlığa" sevketmişim; suçum bu imiş!.. Ben bu suçu işlemedim ama sen yıllardır her gün yazdığın yazılarla bu suçu işliyorsun ve herkesi "kin ve düşmanlığa" tahrik ediyorsun. Eğer Türkiye'de tarafsız ve bağımsız işleyen bir yargı olsaydı, şimdi cezaevinde benim yerimde senin bulunman gerekirdi. Fakat ben bunu da istemezdim çünkü dil ve kalem ile suç işleneceğine inanmıyorum.

* * *

Ziyaretçi olayına gelince, sen benim ziyaretçilerimi de kıskandın. Sözümona küçümsemeye, alay etmeye çalıştığın Yeni Doğuş Partisi, Türk siyaset ve demokrasi tarihine verdiği demokrasi mücadelesi ile şanla, şerefle geçecektir ve bu mücadelesine sonuna kadar devam edecektir. Baraj yüzünden az oy almamız önemli değildir. Ben mağdur ve mazlum halkımızın gönlünde mücadele ile yer ettiğime inanıyorum. İşte o halkın beni ziyareti elbette önemlidir. Adalet Bakanlığı'nın açıklamasında yer alan "mevzua aykırılık" iddiası doğru değildir. Cezaevleri Tüzüğü'nün 152. maddesine göre, akrabalık bağı olmayan kişiler de savcının yazılı izni ile görüşebilirler. Şimdiye kadar özellikle siyasî suçlularda (!) uygulama hep bu şekilde olmuştur. Kaldı ki, her partiden ziyaretime toplu halde gelen milletvekilleri dışında, ziyaretçilerim "kafileler ve gruplar" halinde gelmiş değildir.

Zavallı Emin Çölaşan, sen halkın ilgisini, sevgisini ne bilirsin ki!.. Çok sayıda koruman olmasına rağmen halkın içinde gönül huzuru ile gezebiliyor musun? Benim gibi yanında kimsecikler olmadan halk arasına girip öpüşmeye cesaret edebilir misin? 'Derin devlet'in "kuşları"ndan başka dostun var mı?.. Temenni etmem ama önüne gelene sövüp saymaya devam edersen ve seni kullanan ağabeylerinin desteğini yitirdiğinde bir gün cezaevine girersen, eşinden başka seni ziyarete gelen olur mu? Hiç sanmıyorum.

Ben, Allah'a hamdolsun milletime, vatanıma, devletime her şekilde hizmet etme fırsatını buldum. Dopdolu bir ömür sürdüm. En çok övündüğüm hizmetim de bu cezaevi günlerimdir. Ya sen Emin Çölaşan, sen yaptın 56 yılda? Birilerinin maşası olarak ona buna saldırmaktan, polemikten, kavgadan başka ne yaptın?!..

Zavallı Emin Çölaşan, sana çok acıyorum ve bir zamanların "merhabası" hatırına senin için hâlâ üzülüyorum...

Hasan Celal Güzel, Yeni Safak



Simdi de Emin Cölasan'in nasil kirli ve cikarci bir kisi oldugu daha acik ve anlasilir olsun. Tayfun Er'in kitabindan bir bölüm daha aktarayim size.


1991 Secimleri öncesinde Emin Cölasan, oyunu DYP'ye verecegini ilan edip, okuyucularini da DYP'yi desteklemeye cagirdi. Emin Bey, Hüsamettin Cindoruk'un kuzeni, eski Devlet Meteoroloji Isleri Genel Müdürü Umran Emin Cölasan'in oglu, Menderes'in bakanlarindan 33. dereceden mason olan Refik Sevket Ince'nin de torunudur. Refik Sevket Bey, 1920'de Meclis'e girmis ve Adalet Bakani olmustur. Emin Cölasan, masonlarin disa acilma dedikleri sürecte üstad-i azamla röportaj yapmisti. Röportajin basinda "masonlukla ilgili hicbirsey bilmiyordum, masonlari tanimiyordum" mealinde birseyler yazmisti. Insanin dedesinden "habersiz" olmasi ne garipti!

Emin Cölasan'in dedesi Ittihatci Veteriner Albay Giritli Emin Bey'in Emine Hanim'dan dogan kizi Ganimet Hanim, Umran Emin Cölasan'in ablasi ve Hüsamettin Cindoruk'un da annesi olur.

Karacaahmet 8. Ada'ya gömülen Hüseyin Nihal Atsiz'in avukatligini yapan kisi de Selanik Hukuk Mektebi mezunu Refik Sevket Ince'nin kardesidir, yani Cölasan'in dedesinin kardesidir. Emin Cölasan issiz dolasirken Abdi Ipekci'nin 35 yasindan sonra gazeteci yaptigi bir kisidir.

Esi Tansel Hanim'in Danistay 2. Daire Baskanligina atanmasi icin, dönemin adalet bakanina "ricada" bulundugunu da kabul eden Emin Cölasan, birden bire Cavit Caglar'in NTV'sinde, Mehmet Barlas'in iddiasina göre astronomik paralarla, program yapmisti. Elbette o zaman Caglar neyi soymus, kimi soymus yazmadi. Nergis TV bugün de NTV adiyla devam ediyor, sahibi de Ayhan Sahenk'in sirketi Dogus Holding'tir.


Tayfun Er, Erguvaniler, syf 155-156

Bir de haber vermis Tayfun Er. Bu haberi de internetten okuyabilirsiniz. Emin Cölasan gercekten sanildigi gibi hükümetlere kafa tutan bir yigit midir, yoksa aile kesesini doldurmak icin göstermelik muhalefet yapan bir soytari midir?


Çölaşan'ın kardeşi AB zengini çıktı


Kafaları karıştıran şey, ağabeyi Emin Çölaşan Hükümet’e kıyasıya saldırırken kardeş Çölaşan’ın aynı hükümetle onlarca milyon dolarlık projeleri tıkır tıkır yürütebilmesi.
http://www.memleket.com.tr/news_deta..._id=1259006055




Milliyetçilik ve liberalizm kıskacından kurtulmak üzerine

13/11/2009
EMEP GYK üyesi Ercüment Akdeniz, Taraf gazetesi üzerine bir elestiri yazisi yazdi. Tarafa benim de elestirilerim var. Özellikle sendikal harekete daha fazla önem vermesi gerektigi konusunda. Ancak Ercüment Akdeniz'in yazisi insanin aklina baska bazi tartismalari getiriyor.

http://evrensel.net/haber.php?haber_id=61161

Sol hareketin makus talihi bu galiba. Yakinini ve uzagini dogru görememek. Kim sana daha yakin, kim sana daha uzak. Sol hareket bu degerlendirmeyi yaparken hep hata yapmistir. Nedeni nedir diye soracak olursaniz, iktidar hirsi derim. Nedene gecmeden önce olayin ne oldugunu aciklayayim.

Komünist enternasyonal, bütün dünyada devrim yapmak istiyordu. Almanya'da sosyal demokrat parti en güclü partiydi. Sosyal demokratlardan sonra kitlesellik acisindan sirayla fasistler, komünistler ve liberaller geliyordu. Fasist hareket giderek gücleniyordu. Komintern en büyük düsman olarak kimi görüyordu dersiniz? Fasistleri mi? Hayir, sosyal demokratlari. Almanya'daki komünist propagandada 1933'e kadar hemen hemen tamamen sosyal demokratlara saldiri görürsünüz. Halbuki sosyal demokratlar fasizmin yükselmesinin önünde bir engeldi ve komünistler sosyal demokratlarla isbirligi yapmis olsalardi, fasizmi ezebilirlerdi. Yapmadilar, fasizm hepsini ezdi.

Ayni olay Ispanya'da yasanmistir. Komintern, Ispanya'da anarsistlerle isbirligi yapmayip, fasistlerin iktidari almalarina olanak verdi. Kominternin "fasizme karsi birlesik cephe" anlayisi gercekte fasizme karsi olan sosyal demokratlarla, liberallerle vb. birlikte hareket etme anlamina gelmez. Bu "cephe"nin sinif temelinde oldugu söylenir. Bu yüzden de gercekte tamamen bir aldatmacadir. Ortada kimseyle yapilan bir "cephe" falan yoktur, sadece biz birlik istiyoruz seklinde kitlelere dönük bir propaganda aracidir. Sosyal demokratlar, liberaller sinif temelinde bakildiginda burjuvazinin partileridir ve dolayisiyla "cephe"den elenirler.

Bu carpik anlayis Türkiye'deki sol anlayislarda da sürdü. Hatta daha da carpik bir hale geldi. Bütün sol gruplar nerdeyse kendilerine en yakin olan diger gruba karsi daha saldirgan davrandi. Genclik hareketinden cikan ilk devrimci hareketler THKP ve THKO en cok, icinden ciktiklari FKF dolayisiyla yakin olduklari TIP ve TKP'yi elestirdirler. Dikkat edin Devsol'cular en cok kendilerinden ayrildiklari Devyol'culari elestirirlerdi. Benzer sekilde her ayrilan grup icinden geldigi harekete en cok saldirirdi. Bu sadece kendisinin digeri ile olan farkini ortaya koyma cabasinin cok cok ötesine gecmistir. PKK da ayni sekilde önce bölgesindeki diger sol hareketlere saldirarak ise baslamisti.

Ben bu anlayisin nedeni olarak carpik iktidar algisini görüyorum. Bugün dönüp baktigimda aslinda oldukca demokrat sendika sube yöneticilerine bile nasil sendika bürokrati, sermayenin adami diye saldirdigimizi hatirliyorum. Suc bizde degildi, anlayisimiz öyle olusmustu. Politika böyle yapilir saniyorduk.

Evrensel gazetesinin EMEP'li GYK üyesi Ercüment Akdeniz'in yazdigi Taraf elestirisi insanin aklina bu carpik anlayisi getiriyor. Iki tarafli kiskac altinda oldugumuz üzerinden bir argüman gelistiriyor. Iki tarafin gericiligini esitliyor ve ücüncü yol ariyor. Tabii ki bu EMEP'in yolu olacak. Sorun surda, bu iki taraf ayni sekilde gerici midir? Bir taraf icin Kürtlere urgan sallayanlar diyor, pek güzel. Bahceli secim meydanlarinda Ocalan icin ip atiyordu, Onur Öymen ise bütün Kürtler icin ipi ativerdi.

Bir taraf böyle bir fasizm istiyor, bunu savunuyor. Peki diger "gerici" "Taraf"imiz nasil gericidir. Yazar söyle basliyor: "6 Kasım protesto haberleri için 7 Kasım gazetelerini karıştırdığınızda, öğrenci eylemlerine sayfalarında en küçük yer veren gazetenin Taraf olduğunu göreceksiniz. Her konuda uzman ve fikir üreten köşe yazarlarının ise konuyu teğet geçmeyi yeğlediklerini fark edeceksiniz." Vay anasi. Demek 6 Kasim protestolarina az yer vermisler, vay alcaklar. Taraf gazetesi YÖK'e toz kondurmuyormus falan diyor ama bunlara örnek vermemis, Nisanyan'in bir yazisini almis, bunda da ben acikcasi fazla anlamli bir sey bulamadim.

Biraz egri oturup dogru konusmak gerekmez mi? Taraf gazetesi milliyetci, fasist, statükocu anlayislarla sürekli bogusuyor. Nerdeyse haftada bir Genelkurmay Taraf'a bir uyari yapiyor, dava aciyor vb. Böyle bir olay ile 6 Kasim protestosuna "az yer vermek" esitlenip de "ücüncü yol"a kosun uyanikligi yapilir mi? Yapilir tabii. Ama herkes yemez.

Doğuya Yöneliş’in Nedenleri

1/3/2009
Osmanlı Devleti, Yavuz Sultan Selim’den (yada I. Selim) önceki dönemde asıl olarak bir Avrupa devleti görünümündedir. Selim’in babası II. Beyazıt ve dedesi Fatih Sultan Mehmet’in de politikası temel olarak Avrupa’ya yönelmek şeklindedir. İlk olarak Selim ile birlikte Osmanlı doğuya yönelişe başlamıştır.

Osmanlı’nın yüzünü doğuya dönmesinin birçok nedeni vardır. Bunun için doğunun ve Osmanlı devletinin o dönemki durumunu bilmek gerekir. Osmanlı devleti çok çeşitli halkların ve dinsel anlayışların olduğu bir devletti. Devlet yönetimi genellikle sünni müslüman olsalar da her dinden insanın olduğu oldukça karışık bir devletti.

Türkmen boylarında ise çoğunlukla alevi-şii etkiler vardı. Selim’in babası II. Beyazıt döneminde Şahkulu isyanı yaşanır. Bu olay sadece bir iç asayiş sorunu değildi. İran’da Akkoyunlu devletinin yerine kurulan Safevi devleti Osmanlı topraklarında yaşayan Türkmenler üzerinde de güçlü bir nüfuza sahipti. Aynı dini anlayışa (alevi-şii) sahip olmalarından dolayı Safevi devletinin başındaki Şah İsmail Osmanlı devletindeki Türkmenler tarafından bir kurtarıcı gibi görülmekte, adına “şah, şah” diyerek şiirler, türküler yakılmaktaydı.

Safevi devletinin Osmanlı’nın tebasının bir kesimini bu kadar etkilemesi ciddi bir çatışma nedeniydi. Safevi devleti doğuda böyle bir etkiye sahipken Memluk devleti de güney Anadolu hatta orta Anadolu’ya kadar etkisi olan bir devletti. Memluklar aslında Mısır merkezli olmalarına karşın toprakları Anadolu’nun içlerine kadar uzanıyordu. Memluk devleti Türkler ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Bunun dışında halifelik Memluk devletinin elinde yani Mısırdaydı. Moğolların Bağdatı ele geçirip, halifeyi öldürmelerinden sonra oğlu Mısır’a kaçıp orda halifeliği sürdürmüş ve o zamandan beri halifeliğin merkezi Mısır kabul edilmişti. Dolayısıyla Memluk’ların da Osmanlı’da yaşayan topluluklar üzerinde bir etkisi vardı.

Aslında bu dönemin haritalarını şöyle bir gözönüne getirirsek Osmanlı devleti Trakya merkezli bir Avrupa devletiydi. Anadolu ise Memluk, Osmanlı ve Safevi devletinin etki alanında olan bir bölgeydi. Bu devletler arasında çok kapsamlı savaşlar olmuyordu, daha çok aradaki tampon bölge denilebilecek Dulkadiroğlu ve Karaman beyliğinin topraklarında küçük çatışmalar oluyordu.

Osmanlı devleti Yavuz Sultan Selim dönemine kadar sürekli Avrupa’ya akınlar düzenlemişti. Selim’in babası II. Beyazıt’ın hemen hemen bütün seferleri Avrupa’ya dönüktür. Doğudaki çatışma alanlarına fazla önem verilmemiş, büyük ordularla doğuya seferler düzenlenmemiştir. Ancak Yavuz ile birlikte doğuya yöneliş gündeme alınmıştır. Burda da Osmanlı’nın karşısına çıkan iki önemli güç doğuda Safeviler, güneyde ise Memluklar olacaktır. (Bakınız haritalar. “osmanlı yayılması” olarak adlandırdığım haritada sarı renkli kısımlar 1451’deki Osmanlı devletinin durumunu gösterir. Yavuz’un babası döneminde eklenen kısımlar ise mor renkli. Karaman beyliği dışında doğuya yöneliş yoktur. Yeşil renkli bölüm ise Yavuz’un seferleri. Görüldüğü gibi Yavuz sadece doğuya yönelmiş.)

Osmanlı’nın doğuya yönelişin en önemli nedenlerinden biri birçok kaynakta İpek ve Baharat yolunun denetime alınması isteği gösterilir. Ancak Avrupa ülkelerinin denizcilikte gelişmesi ve Ümit Burnu’nun geçilerek Afrikanın bütün çevresinde ve Hindistan’a kadar olan bölgelerde Avrupalı kolonilerin kurulması ile İpek ve Baharat yollarının eski önemi kalmamıştı artık. Zaten Portekiz ve İspanyol gemicilerinin ana amacı da İpek ve Baharat yolunun üzerinde duran İslam dünyasının elinden bu zenginlik kaynağını alabilmek için Hindistan’a deniz üzerinden ulaşmayı yani İslam ülkelerinin etrafından dolaşmayı başarabilmekti. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı’nın doğuya yönelişini İpek ve Baharat yollarının kontrolünü ele geçirmek isteği ile açıklamak doğru olmaz. Osmanlı’nın doğuya yönelmesinde asıl önemli olan faktör ekonomik değil siyasidir.






Yavuz Sultan Selim daha şehzadeliği döneminde Orta ve Doğu Anadolu’da güçlenmiş olan Kızılbaş ve Şii etkilerine karşı şiddetli bir tepki duyuyordu. Büyük sünni islam alimlerinden sıkı bir islam eğitimi almıştı ve kızılbaşlığı ve şiiliği İslam dünyasının bir baş belası olarak görüyordu. Yavuz birtakım Osmanlı geleneklerini kökünden değiştirmiştir. Örneğin o zamana kadar Osmanlı’daki ahalinin din değiştirmesi için baskı yapma şeklinde bir gelenek yoktu. Her dine özgürlük veriliyordu. Yavuz ise şehzadeliği döneminde Gürcü’lere saldırarak ele geçirdiği topraklarda yaşayan Gürcüleri islamiyete soktu. Tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürme geleneği de Osmanlı’da yoktu. O zamana kadar ki uygulama daha çok bazı bölgelerin kontrolünün diğer kardeşlere verilmesi şeklindeydi. Ama Yavuz’un babası II. Beyazıt döneminde bu yüzden sert çatışmalar ve bölünmeler yaşanmıştı. Yavuz da benzer tehlikeleri yaşayacağını farkedince kardeşlerini tek tek öldürttü. Kardeşlerini öldürtmesine rağmen bundan dolayı çok üzüldüğü, uzun uzun ağladığı ve birçok bağışlarda bulunduğu anlatılır. Yavuz’dan sonra tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürtmesi bir gelenek halini aldı.

Sünni din anlayışını yaymak ile şii ve kızılbaş yayılmasını engellemek Yavuz’un hedefiydi. Bu bir taraftan kendi topraklarında sürekli çıkan isyanları uzun vadeli olarak önlemenin hem de İslam dünyasının liderliğine oturmanın en akıllıca yoluydu. Bu hedef Avrupa’lı ve bir tür Bizans mirasçısı gibi görülen Osmanlı’nın yerine bir İslam İmparatorluğu kurmakla sonuçlanacaktı.

Kullandığım kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Yavuz_Sultan_Selim
http://tr.wikipedia.org/wiki/Safevi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Memluk_Devleti
http://www.osmanli700.gen.tr/padisahlar/09index.html
http://www.enfal.de/otarih46.htm

Safevi devleti ile savaş (Çaldıran- 23 Ağustos 1514)

1/3/2009
Yavuz Sultan Selim 1512’de tahta çıkmadan 10 yıl kadar önce 1501’de bugünkü İran’da kurulmuş olan Türkmen devleti Akkoyunlular Şah İsmail tarafından yıkılmış ve yerine Safevi devleti kurulmuştu. Şah İsmail Azeri kökenli bir kızılbaş idi. 1500 yılında Erzincan’da sufi tarikatları ile Türkmen aşiretlerini çevresinde toplamayı başarmış, ardından ElvendMirza liderliğindeki Akkoyunluları da yenerek Tebriz’e girmiş ve 1501 yılında kendisini Azerbaycan’ın Şahı ilan etmişti.


Sah Ismail


Akkoyunlu Devleti de bir Türk devleti idi ama kızılbaş yada şii değil sünni idi, hatta zamanın en büyük sünni Türkmen federasyonu idi. Akkoyunlular da Osmanlı devleti ile çatışmalar yaşamış olsa da Safevilerin iktidara gelişi herşeyi değiştiriyordu. Hatta öyle ki Safevilerin iktidara gelmesi Avrupa devletleri tarafından da sevinçle karşılandı. Safeviler Osmanlı’ya karşı bir Avrupa’ya destek olabilirdi. Osmanlı devleti ise kuruluşunda karışık dinsel ve etnik yapısından dolayı her kesime karşı hoşgörülü davranıyordu ama kontrol etmekte zorlandığı göçebe Alevi Türkmen boylarını baskı altına almaya başlamıştı. Bu durum Safevilerin Osmanlı topraklarındaki alevi Türkmenleri de nüfuzları altına almasını sağlamıştı.

Şah İsmail daha Yavuz’un şehzadeliği döneminde (babası II. Beyazıt döneminde) Osmanlılar ile Memlukların birlikte hak iddia ettiği Dulkadiroğlu beyliğine karşı bir sefer düzenleyip Osmanlı topraklarını çiğneyerek Dulkadiroğlu beyliğine saldırdı. (1507) Ardından da Osmanlı Devleti’ne bir mektup yazıp, topraklarını çiğnediği için özür diledi. Yüzünü Avrupa topraklarına çevirmiş olan II. Beyazıt buna bir tepki vermedi. Memluklar da Dulkadiroğlu beyliği üzerinde hak iddia etmelerine karşın buna ses çıkarmadılar. O dönem Trabzon’da şehzade olan Yavuz’un annesi Dulkadiroğullarındandı ve bu saldırıya tek tepki veren Yavuz oldu. Safevi topraklarına girip Azerbaycan’a kadar olan kısımları ele geçirdi ve dayısı ve dayısının iki oğluna yapılanın intikamını aldı. Yavuz’un Safevilere karşı sessiz kalmayacağı daha şehzadeliği döneminde belliydi. II. Beyazıt ise Şah İsmail’e karşı Orta Anadolu’ya 115.000 kişilik bir ordu yığmakla yetindi. Şah İsmail Diyarbakır’a geri çekilip II. Beyazıt’a büyük babam diye hitap ettiği bir mektup gönderdi.

Şah İsmail 1501’de Azerbaycan’ı ele geçirdikten sonra 1507’de Diyarbakır, 1508’de de Bağdatı alıp tüm İran’ı ele geçirdi. Anadolu’daki nüfuzu da sürekli artıyordu. Yavuz’un kardeşi Ahmet, Safevi devletine sığınmış, Ahmet’in oğlu Murat ise Osmanlı topraklarında zaten gelişmekte olan isyancı kızılbaş hareketine açıkça destek veriyordu. Bir merasim töreni ile başına kırmızı tacı takarak kızılbaşlığını ilan etti. Yavuz tahta çıktıktan sonra Şah İsmail’den Murat’ın kendisine teslim edilmesini istedi.

Safevilere yapılacak bir saldırının bütün koşulları oluşmuş durumdaydı. Ancak bunun için önce içerde bazı önlemlerin alınması gerekiyordu. Birincisi şimdiye kadar hep hırsitiyan ordularıyla savaşmış olan akıncılar bu sefer bir müslüman ordusunun üstüne saldırmakta isteksizdiler. Ayrıca yeniçerilerin çoğu da Hacı Bektaş tekkesine bağlı idiler. Bunun için ulemadan fetva çıkarıldı ve ikna çalışmaları yapıldı. Ayrıca Safevi etkisinde olan kızılbaş Türkmenlerinin de halledilmesi gerekiyordu önce. Bunun için de kızılbaşlara sert bir saldırıda bulunuldu. Bazı tarihçilere Şah İsmail’in bağlı olduğu Erdebil tekkesinin 40.000 üyesinden sadece 2.000’i öldürülüp diğerleri sürüldü, bazılarına göre ise katledilen Yörük, Türkmen ve Kürt Kızılbaş sayısı 40.000’i bulur.






Yavuz Sultan Selim hazırlıklarını tamamladıktan sonra Mart 1514’de Edirne’den yola çıkar. 5 ay süren bir yürüyüşten sonra Safevi devletinin topraklarına girer. Bu arada Yavuz ile Şah İsmail arasında yapılan yazışmalar son derece ilginçtir. Yavuz yolculuk boyunca yeniçerilerin huzursuzluklarını bastırmayı başarmıştır. Çoğunluğu Türkmenlerden oluşan iki ordu 23 Ağustos 1514 günü Van gölünün yakınındaki Çaldıran ovasında karşı karşıya gelir. 100 bin kişilik Osmanlı ordusunun karşısında 80.000 kişilik Safevi ordusu vardır. Osmanlı ordusunun bu uzun yürüyüşten kaynaklanan yorgunluğunu gözününe alırsak iki ordu aşağı yukarı denk güçtedir. Ancak Osmanlı ordusu büyük bir teknolojik üstünlüğe sahiptir. O zamana kadar toplar daha çok kale savunmalarında kullanılmışken Osmanlı ordusu sahra topları kullanmaktadır. Safevi ordusu ise topuz, yay ve mızraklarla donanmış, atlarına çelik eğerler takmışlardır. Halbuki yeniçeriler sahra topları dışında bir de ateşli silah olarak tüfek kullanmaktadır. Safevi ordusunun Osmanlı ordusunun bu üstün ateş gücü karşısında dayanması zaten olanaksızdı. Bir gün süren savaştan sonra Safevi ordusu kolayca dağıtılır, Şah İsmail savaş alanından kaçar, önce Tebriz’e sonra da İran içlerine gider.

Yavuz Sultan Selim ise 6 Eylül 1514’de görkemli bir şekilde Tebriz’e girer. Bütün Safevi hazinesine el koyar. Tebriz’in en mahir usta ve sanatçılarından (kılıççılar, cebeciler, okçular ve yaycılar) 1700 aileyi İstanbul’a gönderir. Ancak Tebriz gibi bir Kızılbaş toprağında kışı geçirmeyi tehlikeli bulduğu için Tebriz’de sadece bir hafta kalıp geri döner. Büyük bir zaferden sonra bile yeniçerilerin huzursuzluklarıyla karşılaşır. Ancak geri dönüş sırasında Dulkadiroğlu beyliğini de Osmanlı topraklarına katar. Dulkadiroğlu beyliği Memlukluların da üzerinde hak iddia ettiği bir bölgeydi. O zamana kadar bir tampon bölge olması sayesinde Osmanlı-Memluk ilişkileri düşük düzeyde çatışmalarla da olsa düşmanlık düzeyine varmadan sürdürülüyordu. Dulkadiroğlu beyliğinin Osmanlı topraklarına katılması Memluklarla da savaşın başlaması anlamına geliyordu.

Çaldıran Savaşının Sonuçları

1/3/2009
Çaldıran Savaşından sonra Safeviler başta Tebriz olmak üzere kaybettikleri yerlerin bir çoğunu geri aldılar. Ancak Diyarbakır, Bitlis ve Mardin Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Ramazanoğulları beyliği ise kendiliğinden Osmanlılara teslim oldu. Böylelikle Anadolu’nun hemen hemen tamamı Osmanlı kontrolüne geçmiş oldu.

Kızılbaşların Anadolu’daki isyanları hemen bitmedi ancak isyanlara destek veren Safevilerin gücü kırılmış oldu. Şah İsmail’in kızılbaşlar üzerindeki büyük prestiji sarsıldı. Osmanlı egemenliği için büyük bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu. Buna karşın yine de sonraki yıllarda isyanlar olacaktır. Birkaç yıl sonra çıkan kızılbaş isyanının lideri Bozoklu Celal adında biri olduğu için sonraki kızılbaş isyanlarına Celali isyanları adı verildi.

Savaştan sonra bölgeye büyük yetkilerle gönderilen ve Yavuz’un çok sevdiği İdris-i Bitlisi adındaki bir kişinin çalışmaları sonucunda sünni Kürt aşiretleri Osmanlı devletinden yana tutum aldı. Böylelikle Anadolu’daki kızılbaş Türkmenler ile İran Azerbaycanındaki kızılbaş Azeriler arasında sünni Kürtler tampon görevi görmüş oldular. Bundan sonraki dönemlerde İran’da Azeri ve kızılbaş etkisi azaldı, şii ve Fars etkisi arttı.

Her ne kadar önemi azalmış olsa da İpek ve Baharat yollarının kontrolü de önemli ölçüde Osmanlıların eline geçmiş oldu. Bu ekonomik kazanımın dışında Safevi devletinin daha önceki Akkoyunlu devletininden ele geçirdiği büyük hazine de Osmanlı hazinesine katılmış oldu. Bunun dışında çok sayıda usta ve sanatçı İstanbul’a gönderildi.

Çaldıran savaşının bir diğer önemli sonucu da o zamana kadar savaşlardaki atlı süvarilerin üstünlüğüne duyulan inancın yerle bir edilmesi oldu. Yaya piyade askerlerin güçlü ateşli silah desteği ile (top ve tüfek) süvari birlikleri dağıtabileceği ortaya çıkmış oldu.

Memluk (Mısır) seferi

1/3/2009
Memluk devleti daha önce bahsettiğimiz gibi köle Türk ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Başlangıçta yönetimde Türkler ağırlıklı iken sonradan Çerkeslerin ağırlığı arttı. Sünni İslam halifesi Mısır’da yaşıyor ve Memluk devleti de halifenin koruyuculuğu ünvanını elinde tutuyordu. Memluklarda din ve devlet işleri birbirinden ayrı idi. Çaldıran savaşına kadar Dulkadiroğlu beyliği bir tampon bölge idi ve yönetime de buna uygun denge sağlayacak kişiler getiriliyordu. Ancak Yavuz’un bölgeyi tamamen ilhak etmesi yöneticilerini tamamen Osmanlı’ya bağlı olacak şekilde değiştirmesi üzerine Memlukların huzursuzluğu arttı.

Avrupalıların Ümit Burnunun etrafını dolaşıp Hindistan’a deniz yolundan ulaşmayı başarmaları sayesinde Memlukların önemli bir kazanç kapısı olan ticaret yolu eski önemini kaybetmişti. Bu yüzden Memluk devleti ekonomik bir sıkıntı yaşıyordu, eski gücünü kaybetmişti. Biraz da bu güçsüz durumundan dolayı Memluk sultanı Kansu Gavri, Dulkadiroğlu beyliğinin işgal edilmesine sert bir tepki vermeyip Yavuz’dan Dulkadir beyliğinde kendi adına hutbe okunmasını talep etmekle yetindi. Zira hilafetin koruyucusu “Sahib-i Haremeyn” Kansu Gavri’ydi. Buna Yavuz’un cevabı ise Mısır’ı yutmak isteğini daha o zamandan açığa vurur: “Koca Çerkes er ise hutbesini Mısır’da okutmaya devam etsin”.





Yavuz’un Haliç’te bir tersane yaptırıp Akdeniz’deki ticarette Mısır’ın gücünü daha da zayıflatacak uygulamalar başlatması üzerine Kansu Gavri Yavuz’a okşayıcı bir üslupla “Oğlum hazretleri” diye hitap ederek her ikisinin de müslüman padişahlar olduğunu, Osmanlı’nın uygulamalarını gevşetmesini ister. Karşılıklı mektuplaşmalarda Yavuzun niyetini gizlediği anlaşılmaktadır.

Yavuz’a göre bütün sünni müslüman dünyasının bir çatı altında birleşmesi gerekmektedir. Memluklar İslam dünyasını ve halifeyi koruyacak güce sahip değillerdir. İslam dünyasının koruyucusu Osmanlı olmalıdır. Bunu sağlayabilmek için birçok Memluk emirini yanına çekmeye çalışır. Bunda başarılı da olur. Zira Memluklar sürekli zayıflamaktadırlar. Selim gibi Hanefi mezhebinden olan Antep, Halep ve Şam valileri Selim’in çağrısına koşmakta gecikmezler.

Bundan sonra Yavuz 40.000 kişilik bir ordu kurup Sinan Paşa komutasında Maraş üzerinden Fırat’ı geçmek için gönderir. Yavuz ordunun Safevilere sefer için hazırlandığını söylemektedir. Ancak Yavuz’un kendisine saldıracağından şüphelenen Kansu Gavri 50.000 kişilik bir orduyla Halep’e gelir. Onun bahanesi de şehri teftiş etmektir. Yavuz’un Memluk topraklarından geçme talebini kabul etmez. Yavuz Kansu Gavri’ye " Git Misir'da otur, babam yerindesin, beni hayir duadan unutma. Ben, Sah Ismail üzerine gidiyorum" diye haber gönderir, ama Kansu Gavri burası benim memleketimdir, bir yere gitmem der. Bunu savaş nedeni sayan Yavuz " Senin arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah Ismail ortalikta yok, senin Haleb'de oturman benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam" diyerek Malatya’dan Halep’e yürür.

Mercidabık ve Ridaniye Savaşları( 24 Ağustos 1516 ve 22 Ocak 151

1/3/2009
İki ordu Halep’in kuzeyinde Mercidabık’ta karşı karşıya gelir. Her iki ordunun da asker sayısı 60.000’dir. Ancak Çaldıran savaşında olduğu gibi Osmanlı ordusu büyük bir ateşli silah gücüne sahiptir. Memluklar ise aynı Safeviler gibi atlı süvarilerden oluşmaktadır. Tahmin edileceği gibi savaş uzun sürmez. Osmanlı ordusunun 300 sahra topu Memluk saflarını dövmeye başladıktan iki saat sonra savaş sona erer. Osmanlılar tartışmasız bir zafer kazanırlar. Kansu Gavri savaş meydanında ölür. Kansu Gavri’nin Halep’e gelirken beraberinde getirmiş olduğu dönemin halifesi III. Mütevekkil Yavuz’un eline geçer ve ona büyük hürmet gösterilir.

Yavuz hiçbir sorun yaşamadan Suriyenin tüm şehirlerini kolayca ele geçirir ve Gazze’ye kadar ilerler. Bu arada Mısır’da ölen Kansu Gavri'nin yerine Tomanbay yeni Memluk sultanı olarak seçilmiştir. Bunun dışında Yavuz’un eline geçen halife III. Mütevekkil’in yerine de yeni bir halife seçilir.

Yavuz, Mısır’a iki elçi göndererek barış yapmayı önerir. Mısır hakimiyetini Memluklara bırakacak ancak Mısır üzerinde belli haklar elde edecektir. Görüldüğü kadarıyla Tomanbay akıllıca siyaset izleyen biridir. Yavuz’un teklifini kabul etmeyi düşünür ancak Mısır uleması buna şiddetle karşı çıkar. Onlara göre Yavuz’un ağır toplarıyla birlikte Sina çölünü geçmesi olanaksızdır. Hatta ulemanın zorlamasıyla elçiler de öldürtülür.

Tomanbay savunmasını güçlendirebilmek için İskenderiye’de bulunan Venedikliler ve diğer Avrupa devletlerinden temin ettiği 200 kadar topu da kullanmayı planlar. Daha önceki savaşlarda Osmanlı’nın yüksek ateş gücüne başka türlü karşı konulamayacağı ortaya çıkmıştır.

Yavuz’un 60.000 kişilik ordusu ve 300 ağır sahra topu ile kimine göre 5 kimine 13 günde Sina çölünü geçmeyi başarır. Tomanbayın elinde ise kimine göre 50 kimine göre 20 bin kişilik bir kuvvet ve 200 kadar da top vardır. Bu sefer her iki tarafta da yüksek ateş gücü olduğu için savaş daha uzun sürer. Ancak Yavuz da askeri dehasını kullanarak Tomanbay’ın hareket kabiliyeti az olan toplarının etrafına dolaşıp gizli bir saldırı yaparak zaferi elde eder. İki gün süren çatışmadan sonra Tomanbay’ın ordusu dağılır ve Yavuz Kahire’ye ilerler. Ancak Tomanbay bu sefer şehrin içinde bir sokak savaşına girişir. Osmanlı ordusu Kahire halkının büyük direnişi ile karşılaşır.

Tomanbay Kahire’deki sokak savaşlarında Osmanlı ordusuna büyük hasar vermesine, hatta Yavuz’un karargahını basmasına ve Sinan Paşa’yı öldürtmesine karşın kendisi de çok büyük kayıplar verir ve Delta bölgesine kaçar. Kimi tarihçilere göre müttefiklerinin ihanet etmesi sonucu ele geçer ve idam edilir. Kimi tarihçilere göre ise Yavuz’un kendisine itaat etmesi şartıyla Mısır valiliğini bırakması üzerine teslim olur ancak halkın lehinde yaptığı gösteriler sonunda idam edilir. (13 Nisan 1517) Yavuz, Tomanbay’ın cenazesinin bir hükümdarın cenazesi gibi defnedilmesini ve gereken saygının gösterilmesini istemiştir.

Kahire’nin işgali ve Tomanbay’ın idamı ile Memluk devleti sona ermiş oldu. Bundan sonra Suriye ve Mısır yüzlerce yıl Osmanlı kontrolünde kalacaktır.

Mısır Seferinin Sonuçları

1/3/2009
Mısır’ın Osmanlıların eline geçmesi ile artık İslamiyetin yeni koruyucusunun Osmanlılar olacağı ortadaydı. Memlukların ortadan kaldırılmasıyla bütün Arabistan yarımadası Osmanlı kontrolüne girmiş oluyordu. Selim’in bu zaferinden sonra birçok elçi Selim’e hediyeler sunmak için geldiler. Bunlardan en önemlisi Kabe’deki “Haremeyn emiri” Ebu’l-Berekat’ın oğlu Ebu Nümey’le gönderdiği hediyeler idi. Bunların arasında mukaddes emanetler ve Kabe’nin anahtarı da vardı. Haremeyn emiri Memluk’ların egemenliğinden duyduğu memnuniyetsizliği belirtip Yavuz’un islamiyete yaoptığı hizmetlerden övgüyle bahsediyordu. Yavuz da emirin oğlunu zengin hediyelerle geri göndermiştir. Bundan sonra her yıl Osmanlı sultanları Kabe için bir örtü gönderecek ve "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" (Haremeyn’in Himetçileri) unvanını kullanacaklardı.

Böylelikle Yavuz’un iktidara geldiğinde bir Avrupa devleti görünümünde olan Osmanlı artık bütün Anadolu, Mısır ve Arabistanı içine alan bir imparatorluk olmuştu. Bunun dışında İslam dünyasının koruyucu gücü haline gelmiş ve bütün dünyada büyük bir prestij elde etmişti. Kıbrıs için her yıl Memluklara vergi ödemekte olan Venedik, artık bu vergiyi Osmanlı’ya ödemek için görüşmeye elçiler gönderdi.

Yavuz son halife olan III. Mütevekkil’i beraberinde önce Halep’ten Kahire’ye getirdi. Sonra da İstanbul’a dönerken beraberinde İstanbul’a götürdü. Mütevekkil, Yavuz’un ölümünden sonra tekrar Kahire’ye gönderilir ve orda ölür. Mütevekkil’İn ölümünden sonra ise halefleri halifelikten feragat ederler. Osmanlı sultanları da halifelik sıfatını kullanmazlar yada buna pek önem vermezler. Yavuz Sultan Selim “Hadim-ul Haremeyn”, “Sultan”, “Hakan” gibi ünvanlar kullanmasına rağmen halife ünvanını hiç bir zaman kullanmaz. Sonraki padişahlar da halife sıfatını kullanmamış olmalarına karşın ender de olsa Osmanlı padişahlarını halife olarak niteleyenler olur. İlk olarak Sultan II. Abdülhamit Ruslarla yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşması’nda bu ünvanı kullanır(1774), ayrıca Kanun-i Esasi’ye de bu ünvanı koydurtur. Halife ünvanı Osmanlı padişahları tarafından kullanılsa da kullanılmasa da İslam dünyasının yeni hakimi, Kabe’nin ve kutsal emanetlerin koruyucusu artık Osmanlı Devleti olaccktır.

Mısır’ın fethi Osmanlı’yı bütün Arabistan’ın yöneticisi yaptığı gibi Kuzay Afrika’nın da yolunu açar. Böylece İmparatorluk Akdeniz’in tüm sahillerinde söz sahibi olacaktır. Bir taraftan da Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna kadar bir bölgeyi kontrol edecek bir güce ulaşmıştır.

Askeri açıdan ise Mısır seferinde kullanılan ateşli silahlar ile artık savaşta teknolojinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır.

Kölelerin temini

1/3/2009
Köleler icin kullanilan terimler

Esir –esire
Köle – cariye (cogulu cevari)
Rakik
Abid (erkek köle)
Ima (disi köle)
Memluk – memluke
Gulam (erkek köle, bazen hadim)
Halayik

Islamiyet köleligi yasaklamamis, daha ilimli bir bicime getirmeye calismisti. Bir kölenin müslüman olmasi köleligini ortadan kaldirmiyordu. Hiristiyan Avrupa’nin tersine islam topraklarindaki kölelerin büyük cogunlugu müslümandi. Hiristiyanlarin köle yapilmasi kilise tarafindan yasaklanmis ve buna karsi bütün ortacag boyunca sert önlemler alinmistir.Osmanli'da köle ticareti atlantik ötesine yapilan ve büyük plantasyonlarda kullanmak üzere yapilan köle ticareti ile karislastirilamaz boyutlardadir. Tarimda calistirmak icin köle alimi cok nadir, özellikle 1860'daki Cerkes göcü ile iliskili olarak yasanmistir. Genellikle ev islerinde, cariye olarak ve ozel hizmetlerde kullanilmak üzere köle satin alinirdi.


Islam dünyasinda kölelik bicimleri:

Askeri kölelik: Memluklar ve yeniceriler örnekleri
Hizmet köleligi
Cariyelik
Ev disi islerde kölelik
Tarim köleligi: Bu tür, islam cografyasinda azdir. Genellikle kücük tarimsal isletmelerde görülür.


Kölelerin temini

Savasta Tutsak Yoluyla Edinim: Orta Afrika ve Etiyopya’daki yerel savaslarda tutsak alinanlarin pazarlardan buralardaki pazarlardan toplanmasi

Akinlar ve kacirma yoluyla Edinim: 1850lerin sonunda Trablus’tan guneye Kavar ve Ai’ye düzenlenen saldirilar bu türdendir. Akincilar Osmanli tebaasindan olan Suriyeli, Misirli ve Kuzey Sudanli tüccarlar tarafindan yönetilmekteydi.

Satin Alma Yoluyla Edinim: Imparatorlukta yasanan zor dönemlerde insanlarin gönüllü olarak kendilerini yada cocuklarini satmasi sonucunda olan edinim. Yasam kosullarini iyilestirmek umuduyla yapilan bu kölelestirme Cerkesler arasinda yaygindi.





Baslica Osmanli Köle Ticaret Yollari

1. Kuzey Afrika Ticareti

Kölelerin toplandigi Bölge: Cad gölünü cevreleyen bölgeler, baslica Vaday, Bornu ve Bagirmi.
Köleler: Siyah
Güzergah: Once Trablusgarp ve Bingazi’ye, ordan da deniz yolu ile Malta, Girit, Rodos üzerinden Istanbul, Izmir ve Selanik gibi kentlere

2. Kizildeniz Ticareti:

Kölelerin toplandigi Bölge: Kordofan, Dafur, Sudan’daki Mavi ve Beyaz Nil havzalari, Etiyopyadaki Galla, Sidama ve Gurage beylikleri
Köleler: Siyahlar(baslica Numabyalilar) ve Habesler
Güzergah: Kizildenizden capraz gecip Arabistan’daki Cidde, Mekke, Medine ve Sam uzerinden Hac yolunu izleyerek kuzeye

3. Basra-Körfezi –Irak ticareti

Kölelerin toplandigi Bölge: Zanzibar ve Etiyopya
Koleler: Siyah ve Habes
Güzergah: Zanzibar, Maskat, Körfez limanlari üzerinden Basra, Bagdat, Diyarbakir’dan Anadoluya.

4. Gürcistan-Cerkezistan ticareti

Kölelerin toplandigi Bölge: Güricstan ve Cerkezistan
Köleler: Beyaz
Güzergah: Karadeniz’den deniz yolu ile, Sohum Kale’den gemi ile Trabzon, Samsun gibi illerde mola vererk Istanbul ve Izmir’e.




Ulasim Araclari

Kervanlar

Vaday, Bornu ve Bagirmi bölgesinden toplananlarin önce Sahra’yi gecmesi gerektigi icin bu yol cok zordu ve uzun yürüyüs saatleri boyunca kölelerin zincirlenmesi, kervana ayak uyduramayanlarin cezalandirilmasindan bahseden raporlar olsa da, köle tacirleri kölelerin ölmesini istemiyorlardi. Trablus’a ulasmak üc ayi buluyordu. Herseye karsin kölelerin yüzde 7’si ile yüzde 40’i yolda ölüyorlardi. Gat, Murzuk ve Fizan Cad civarindan toplanan kölelerin Trablus ve Bingazi’ye gelmeden önceki ugrak merkezleriydi.

Yolculugun zorlugundan dolayi büyük kervanlar halinde gidiliyordu. Bine yakin köle getiren kervanlarin bile oldugu kaydedilmistir.Her erkek köleye yol boyunca 9 kiloluk yük tasitiliyordu.

Yelkenli Gemiler

Kervanlarin sahillere tasidigi köleler bu limanlardan gemilerle büyük Osmanli sehirlerine geliyordu. Buharli gemilerin cikmasina kadar yelkenli gemiler kullanilmistir. Akdeniz, Hint Okyanusu ve Kizildenizde kullanilan bu gemiler Atlantik’i gecmek icin kullanilanlara göre daha kücüktü. 1840’da körfez ticareti hakkinda bir arastirma yürüten bir Ingiliz subayi Basra körfezinde 100 kadar yelkenli geminin köle ticareti ile ugrastigini, her birinin 50 ile 100 arasi köle tasidigini belirtiyor.

1857’de köle ticareti yasaklanan kadar bu gemiler rahatca kullanilirken, yasaktan sonra tacirler belli zorlanmalar yasadilar. Bu dönemde getirilen köleler Canakkale Bogazi’nin disina veya Marmara kiyilarina cikarilir, ordan kücük gruplar haline esirciler arasinda dagitilarak Istanbul’a dogru yürütürlerdi.

Yelkenlilerin en cok kullanildigi ticaret ise Gürcistan üzerinden olan idi. 30 kisi ile 220 kisi arasindaki kücük ve orta ölcekli teknelerle tasima yapiliyordu.

Bu yolculuklarda hastalik en önemli sorundu. Bu yüzden getirilen köle 15 gün icinde hastalanip ölürse esirciden alinan gümrük vergisi geri iade ediliyordu.

Buharli Gemiler

Buharli gemiler esir tacirlerinin alamayacagi kadar pahali idi. Hükümetin denetimindeki Osmanli Mahsuse, Hidiv’in sirketi Aziziye ve Avusturya sirketi Lloyd bu tür gemilere sahipti. 1857’deki yasaktan sonra bu gemilerde yolculuk yapabilmek icin kölelerin aileden kisiler yada evlatliklar olarak gösterilmesi gerekiyordu. Aile mahremiyetinden ve carsaf ve pece’yi acmak mümkün olmadigi icin görevlilerin yapacagi fazla birsey de kalmiyordu. Yasak’tan sonra 1872’de bir gemide yeni ithal edilmis köleler bulunmustu. Bunlarin 12’si Habes, ikisi siyah idi. 12’si kizdi ve geminin katibi 3 kizin, geminin kahvecisi 3 kizin, ikinci süvarisi 1 kizin, devlet memuru bir doktor 1 kizin, bir baska memur 2 kizin, Iranli bir yolcu 2 kizin, Ciddeli bir kavas da 2 erkek cocugun sahibiydiler.


Hacilar ve Devlet Memurlari

Hacdan dönüs yapan hacilar da beraberlerinde köle getiriyorlardi. Bu ticaret kücük ölcekli idi. Hac mevsiminin doruga ulastigi zamanlarda bütün gemiler dolu oluyor, yolcu listeleri tutulamiyor, biletler yolcuyu görmeksizin kesiliyordu. Ayni sekilde Afrika ve Arabistan’da görev yapan memurlar da tatilleri icin Istanbul’a gelirken bir iki köle getiriyor, bunlari esir satarak tatil masraflarini karsiliyordu.

Ozel Not: Benim babamin köyünde Araplar denilen ve bize akraba olan insanlar vardir. Dedemin dedesi hacdan dönerken yaninda bir siyah oglan cocugu getirmis. Burda evlenip coluk cocuk yapmis ve o aileye Araplar denir. Zira 1857’deki köle ticareti yasagi Hicaz’i kapsamamistir.



Köle Pazarlari

Kuzey Afrika’da kölelerin toplandigi antrepolar vardi. Murzuk,Gat, Gadames, Calo gibi Sahra kasabalari (bunlarin hepsi bugünkü Libya’dadir) Cerkez-Gürci ticaretinin yapisindan dolayi o bölgede antrepo yoktu. En büyük köle pazarina sahip olan Istanbul disinda en faal köle satisi yapilan kentler Cidde, Mekke, Medine, Hudeyde, Basra, Trablusgarp, Bingazi ve Izmir’di.

Istanbul’daki köle pazari Kapalicarsi’nin Nuruosmaniye kapisinin kuzeyinde tavuk pazari yakinindaydi. Charles White’in pazari nasil tarif ettigine bakalim:

„Pazara, satis yapilmayan Cuma günleri disinda, sabah sekizden ögleye kadar süren alisveris saatlerinde acik tutulan büyük ahsap bir kapidan girilir. Icerisi düzgün olmayan bir dörtgendir. Avlunun ortasinda, üst katinda esirci odalarinin. Alt katinda acemi(yeni devsirilmis köle) hücrelerinin bulundugu ayri bir bina vardir. Bu yapiya bitisik bir kahvehane ve ona yakin yari yikik bir cami vardir. Avlunun yasanabilen üc yaninda. Tahta direklerle desteklenen ve köselerdeki merdivenlerle cikilan bir eyvan vardir. Eyvanin altinda birbirlerinden alcak parmaklik ve peykelerle ayrilan platformalr bulunur. Is saatlerinde, bunlarin üzerinde oturup nargile icen ve fiyatlari tartisan esirci ve müsteriler görülür.

Bu platformlarin arkasinda her biri kafesle ikiye bölünmüs bir sira kücük oda vardir... Ön kisma genellikle zenci, arka kisma da beyaz köleler yerlestirilmistir. Bu odalar tamamiyle kadin kölelere ayrilmistir. Kuzey ve bati yönlerindeki odalar ikinci el zenci ve beyaz kölelere ayrilmistir ki, bunlar daha önce satin alinmis ve egitilmis kölelerdir, belki de ikinci veya ücüncü kez satilmaya gönderilmislerdir. Bazilarinin bircok kez satildigi bilinmektedir…

Platformlari odalardan ayiran dar gecidin duvara bakan yanindaki tahta peykelerde siyah kadinlar satisa sunulur. Bu gecit haberlesmeyi ve acik artirmayla köle satarak komisyon alan tellalin yürümesini saglar. Bu durumda kölelerce izlenen tellallar gecitte yürür ve önerilen fiyati ilan ederler. Platformlarin üzerine oturmus alicilar, cariye satilincaya veya geri cekilinceye kadar canlarinin istedigi gibi, gözden gecirir, soru sorar ve fiyat yükseltirler…

Yukarida bahsedilen galerilerin altinda bir dizi hücre, daha dogrusu, hastalik dolu, pis ve karablik, tonozlu odalar vardir. Bunlarin sag kolda olanlari ikinci el erkek köleler icindir. Bu deliklerin en kötü ve en uzakta olanlari ise, kötü davranislarindan dolayi kahyanin zincire vurduklarina ayrilmistir…“

Kaynak: Osmanli Köle Ticareti, Ehud R. Toledano
http://www.tarihvakfi.org.tr/yayinla...D=100&DiziID=1
« Önceki ::

Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı

Ziyaretçi Defterine yazın

Paylaş

Blogcu ile yapıldı

Google