1/3/2009
Hoşgeldiniz,
Bu blogda tabu sayılan konulara değiniyor ve elimden geldiğince bu tabuların arka planını aydınlatmaya çalışıyorum. Yazıların birçoğunun arkasına “masal” eki getirilmiştir, çünkü bir masallar dünyasında yaşadığımızı düşünüyorum.
Yazıların hiçbiri “hurafe”lerle ilgili değildir. Hurafe yeni dinlerin, eski dinlerin kutsal saydıklarını karalamak için uydurdukları bir sözcüktür sadece. Yazılarımın çoğu “kutsal” olanla ilgilidir. Dinler ve mitolojiler “kutsal”ın görünümleridir ve insan hayalgücünün mükemmel ürünleridir. Eğer insanlığa bu kadar çok zarar vermeselerdi dinleri daha çok severdim, yine de seviyorum.
Genel olarak İbrahimi dinlerle (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet) , özel olarak İslamiyetle ilgili yorumlar diğerlerine oranla daha sert görünebilir. Bunun nedeni bu dinlerin aşırı baskıcı ve bağnaz olmasının yanında bir de son derece güncel olmalarıdır. Dünya tarihinde başka hiçbir din bu üç din kadar bağnaz ve saldırgan olmadı. Bugün yapılan dinlerarası diyalog mu çatışma mı tartışmaları da bu üç din için sözkonusudur. Kimsenin Budizm’le, Konfüçyüs diniyle yada Afrika kabile dinleriyle bir sorunu yoktur.
Yazılarla ilgili eleştirilerinizi bekliyorum. İyi okumalar, sevgiler..
Mitolojiden Dine
Dünya üzerinde hemen hiçbirşey yoktur ki, “kutsal”ın konusu olmasın. Bunların bazıları ise belirgin şekilde öne çıkmıştır. Bu başlıkta bu konuların bazıları işleniyor
Yılan’ın Öyküsü
Yılan’ın dinler ve mitolojilerdeki varlığı dinsel diyalektiğin de güzel bir ifadesidir. Başlangıçta “iyi”yi sembolize ederken giderek “kötü”ye dönüşmüştür. Büyü-yılan-kadın üçgeni, Havva’yı kandıran yılan figurünün güzel ve çekici Tanrıça Lilith’ten nasıl dönüştüğü, Tevrat’taki iyi ve kötü yılanlar, İncil ve Kuran’ın canavarları, ejderhaları, Doğu dinlerinin iyi ejderhaları.. Okumak için tıklayın..
Kutsal Taşlar
Dinler tarihinin en ilginç temalarından biri de taş kutsallığıdır. Cinselliği de sembolize eden menhir ve dolmenlerden, taştan yapılan putlara, mezar taşlarına dek. Ancak hiç kuşkusuz en ilginci Yahudi ve Araplar’daki taş tapımı. İskenderiyeli Clemens “Araplar taşlara tapar” der. İslamiyet, özellikle de Kabe taş tapımı örnekleriyle doludur. Hacer-ül Esvet, şeytan taşlama, şimdi olmayan ama putperestlikte üzerinde taştan putların durduğu Safa ve Merye tepeleri, Kudüs’te üç dinin paylaşamadığı Muallak taşı.. Devamını okumak için tıklayın..
Hacer Ana
Sami inancının gelişmesi sırasında kadın kutsallığı da biçim değiştirmiş ve Hacer figürü tanrıçalıktan analığa dönüşmüş. Taş tapımının da en güzel örneklerinden olan Kabe’deki Hacer-ül Esvet taşı ile Safa ve Merye tepelerinin üstünde duran taştan putlar aynı zamanda kadın kutsallığının da örneklerinden. Tamamını okumak için tıklayın..
Ağaç Kutsallığı
Kutsal ağaç teması o kadar yaygındır ki, çeşitli dinlerdeki kutsal ağaçları sadece derleyerek bile ciltler dolusu kitap yazılabilir. Hinduizm’in ters ağaç simgesi İslam’a tuğba ağacı olarak geçer, Budha meşhur incir ağacının altında şeytanın ayartmalarına kapılmayıp boyut değiştirir, Mısır mitolojisinin unutulmaz tanrıçası Hathor ağaç üstünden ruhlara yiyecek içecek sunarken, Musa’nın tanrısı Rab Eski Ahit ve Kuran’da ağacın üstünden seslenir. Devamını okumak için tıklayın..

Cehennem ve Şeytan
Bu kavramlar İbrahimi dinlerde nasıl ortaya çıktı. Tevrat’ta cehennem inancı yoktur. Şeytan ise çok az geçer. Yahudi inancına İran etkisi ile girer, Kuran’da ise zirveye ulaşır, Kuran’ın her sayfası cehennem tehdidi ile doludur. Cehennem ve Şeytanın, İbrahimi dinlerde nasıl evrim geçirdiğini öğrenmek için..
Kurban Nerden Geliyor
Kurban geleneğinin kökeninde insan kurban etmenin yattığını biliyoruz. Elbette insan kurbanından vazgeçme ve hayvan kurbanı ile yetinme Tevrat ve ardıllarının iddia ettiği mucizelerle gerçekleşmiyor. Tarım ve bereket tapımlarının tek tanrılı dinlere nasıl evrilerek geçtiğini okumak içi tıklayın..
Masallar Dünyası
Masal çocukların hayal dünyalarının gelişmesi için işlevli bir araçtır. Ancak buradaki masallar hayal gücünü geliştirmek için değil, düşüncenin gelişmesini engelleyebilmek için üretilmiş, gerçekleri tam anlamıyla ters düz eden masallardır. Masal konularımız daha çok İslamiyet’ten, çünkü İslamiyet bu konuda diğerlerini epey geride bırakmış durumda.
Türklerin Gönüllü Müslüman Olmaları Masalı
Bu masal daha önce Erdoğan Aydın tarafından “Nasıl Müslüman Olduk” kitabıyla açıklandı. Ben burda daha çok olayın devam eden aşamalarını işlemeye çalıştım. Türklerin köleleştirilerek, zorla müslüman edildiği Emevi devrinden sonra, paralı askerler olarak Abbasi ordusuna katılmaları ve giderek devlet kuracak aşamaya gelmeleri. Tamamı için tıklayın..
Şamanın İslama Hizmeti
Gazneli, Selçuklu, Osmanlı devletlerinin ayrıca Timur egemenliğindeki Moğolların aslında göstermelik müslümanlar olduklarını, gerçekte şaman törelerini sürdürdüklerini görüyoruz. İslamiyetin kabul edilişi aslında tümüyle politik bir tercihti ve bu sayede Türklerin batıya yönelme şansları arttı. Tamamı için tıklayın..
Ömer’in Adaleti Masalı
Halife Ömer son derece bağnaz, saldırgan, acımasız ve adaletle hiç ilgisi olmayan biridir. Hatta İslamiyetin bağnaz kimliğini kazanmasına ve büyük bir devlet olmasına en önemli katkıyı yapan kişilerden biri de denebilir. Kendisinden çok sonra kısa bir dönem halifelik yapacak olan ve sufi özellikleri olan II. Ömer ile karıştırılıp ona ait özellikler birincisine yüklenmiştir. Okumak için tıklayın..
Muhammed'in vefatı sırasında vasiyetini yazmak istemesini Ömer'in engellemesi sünni yazarlar tarafından haklı bulunuyor. İdam mahkumlarına bile son dileklerini sorarken Ömer'in kendi peygamberinin vasiyetini engellemesi konusuna sünni yazarlar nasıl bakıyorlar dersiniz. Bu durum bana gerçek İslam peygamberi acaba Ömer midir sorusunu sorduruyor. Tepki vermeden önce okuyun, şaşıracağınızı tahmin ediyorum. Okumak için tıklayın..
Kuran’ın değişmediği masalı

İslamcılar sık sık Tevrat ve İncil’in değiştirilmiş olduğunu, Kuran’ın ise tanrı sözü olup hiç değişmediğini iddia ederler. Halbuki Kuran’ın defalarca yeniden derlenmesi, bu sırada yapılan değişikliklerden kaynaklanan tartışmalar es geçilir. Buraya sadece Şii, Alevi, Bektaşi çevrelerin bu konudaki iddialarını aldık. Tamamını okumak için tıklayın..
Huzur İslamdadır ve Cahiliyye Masalları
“Huzur İslamdadır” sloganını İslamcılar sık sık kullanırlar. Bugünün dünyasında İslam coğrafyası savaşlar içinde alev alev yanmaktadır. Geçmişte de çok farklı olmamıştır. İslamın daha doğuş sürecinde yaşananlardan bir derleme bunu gösteriyor.
“Cahiliyye devri” sözcüğü bile İslamiyetin kendinden önceki kültürü nasıl aşağıladığını gösterir. Halbuki Muhammed’in düşman olarak kabul ettiği insanlar dönemlerinin önemli aydınlarıydı. Tarafsızlığı ile Ebu’l-Hakim ünvanı alan bir aydın kişinin öldürüldükten sonra adının değiştirip Ebu Cehil yapılması da bu aşağılamayı gösteriyor. Tamamını okumak için..
Kutsal Metinler
Bu bölümde Ortadoğu topraklarında doğmuş olan üç tektanrılı dinin kutsal metinleri ele alınıyor. Bu metinleri çeşitli açılardanele alan yazıları bu bölümde topladım.
Tevrat’tan Peygamber Okumaları
Eski Ahit’te peygamberlik yapmak nasıl tarif ediliyor? Peygamber toplantıları.. İbrahim, Musa ve Davut nasıl peygamberlerdi? Ortadoğu dinlerinin benmerkezci ve bağnaz yapısının kökeninde hiç kuşkusuz Eski Ahit’teki tanrı kavramı ve ona körükörüne bağlı olan insanların yüceltilmesi yatmakta. Tamamını okumak için..
Zebur
Eski Ahit’in Ketuvim bölümü ele alınıyor. Zebur kavramının terimsel sorunları tartışılıp ardından Mezmurlar, Süleyman’ın Özdeyişleri ve Ezgiler Ezgisi kitabı eleştirel bir incelemeye tabi tutuluyor. Tamamını okumak için tıklayın..
Kasas’ı Anlamak
Kuran’ın önemli bir bölümü Eski Ahit metinlerinin nerdeyse tıpatıp ancak kötü kopyasıdır. Kuran’daki öyküleri anlamakta zorlandığınız zaman bunlara kaynaklık eden Eski Ahit’i okumanızı öneririm. Ben bir örnek olması açısından Kasas suresinin ilk 32 ayetini Eski Ahit metinleriyle karşılaştırarak okudum. Tamamını okumak için tıklayın..
Nuzul Sırasında Kuran Okuma
Kuran’ın ayetleri geliş sırasına göre dizilmemiştir. Henüz nasıl oluşturulduğu tam bilinemeyen surelerin içine rastgele yada dizenlerin kafalarında kalmış olan bir mantığa göre yerleştirilmiş, sonra da o zamanki Arap şiir geleneğine göre en uzundan en kısaya doğru dizlmiştir. Bu şekilde Kuran’ı okuyup anlamak mümkün değildir, çünkü adeta Arap saçına çevrilmiştir ve tefsir eşliğinde okumazsanız birşey anlamazsınız. Nuzul sırasına göre okunduğunda ise tarihsel arka planla birlikte zengin bir dinsel ve tarihsel kaynak anlamı taşır. İlk bölümlerini üç farklı tefsir eşliğinde okumaya çalıştım. Tamamını okumak için..
Anti-Politik yada Dikine Yazılar
Halk dilinde politika yapmak diye bir terim vardır, birçok anlam taşır. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme anlamına da gelir. Politikacılar ne yazık ki halk tarafından oyları alana kadar her tür vaadi verip, her kılığa giren insanlar olarak algılanır. Aşağıdaki yazılar ise hiç bir kılığa giremeyen cinsten. Bu yüzden bu bölümün adını Anti-Politik yada Dikine Yazilar koydum.
Diktatör masalları
Toplumları baskı altında tutmaya çalışanlar hep masallar yazdırıp, insanları bunlarla uyutmaya çalışırlar. Bu sadece dinler için geçerli değildir. Baskıcı rejimler masal anlatmada herkesten önde gelirler. Bunların bazıları kolayca deşifre edilebilir durumda. Bizden uzak olanı deşifre etmek kolaydır. Bu bölümde birbirinden farklı çizgilerde olan iki diktatörü işliyoruz. Biri Türkmenistan'ın devlet başkanı Saparmurat Türkmenbaşı diğeri ise Kuzey Kore lideri Kim İl-Sung
Türkmenbaşı için tıklayın..
Hazret-i Kim İl-Sung için tıklayın..
Ermeni Terör Örgütleri Masalı
Ermeni Sorunu, bugün kafatasçı yazarlar tarafından tam bir masala çevrilmiş, herşey ters düz edilmiştir. Bu araştırmada Ermeni partileri Hınçak ve Taşnak (ASALA değil) bizzat resmi tarih yazarlarının metinlerinden yola çıkarak incelenmiştir. Tamamını okumak için tıklayın..
PKK Çıkmazı
PKK'nın kuruluşu, gelişimi, yaşadığı süreçler ile PKK ve Kürt sorunu konusunda yapılan tahlil hataları, çözümsüzlük önerileri üzerine bir değerlendirme. Okumak için tıklayın..
Bahriye Üçok Cinayeti Davası
Devletin bir türlü kimin yaptığına karar veremediği bir cinayet davası. Cinayet 4. defa başkalarının üstüne atılmaya çalışılınca yazmak zorunluluk oldu. Okumak için tıklayın..
Yeni İttihatçılar
Son yıllarda gelişen ve politika dünyasına saldırganlığı, "diğeri"ni kolayca düşman ilan etmesi, demokrasi ve insan haklarına karşı tutumu ve kendine özgü jargonu ile yerleşen bu ırkçı akımı kendi kaynaklarından izlemek isterseniz tıklayın.. 1. bölüm 2. bölüm
Gayriresmi Tarih
Tarihimiz deyince aklimiza ya anli sanli bir "Osmanli Tarihi" yada "Cumhuriyet Tarihi" gelir. Halbuki yakin tarihimizin en onemli bolumu bu iki surecin arasina sikismis olan bir surectir. 1908 ile 1920 arasindaki 12 yillik kisa zaman diliminde o kadar cok sey yasanmistir ki bu sureci anlamadan "Cumhuriyet Tarihi"ni anlamaya calismak olanaksizdir. Bu 12 yilda Mesrutiyet, Balkan Savaslari, II. Dunya Savasi, Ermeni Katliami, Milli Mucadele gibi hicbir donemle kiyaslananamayacak onemde olaylar yasandi ve bugunu belirleyen bir surec oldu. Bu metin Caglar Keyder'in "Turkiye'de Devlet ve Siniflar" adli kitabinin 1950'ye kadar olan kisminin bir ozetidir. Okumak icin tiklayin..
1/3/2009
Osmanlı Devleti, Yavuz Sultan Selim’den (yada I. Selim) önceki dönemde asıl olarak bir Avrupa devleti görünümündedir. Selim’in babası II. Beyazıt ve dedesi Fatih Sultan Mehmet’in de politikası temel olarak Avrupa’ya yönelmek şeklindedir. İlk olarak Selim ile birlikte Osmanlı doğuya yönelişe başlamıştır.
Osmanlı’nın yüzünü doğuya dönmesinin birçok nedeni vardır. Bunun için doğunun ve Osmanlı devletinin o dönemki durumunu bilmek gerekir. Osmanlı devleti çok çeşitli halkların ve dinsel anlayışların olduğu bir devletti. Devlet yönetimi genellikle sünni müslüman olsalar da her dinden insanın olduğu oldukça karışık bir devletti.
Türkmen boylarında ise çoğunlukla alevi-şii etkiler vardı. Selim’in babası II. Beyazıt döneminde Şahkulu isyanı yaşanır. Bu olay sadece bir iç asayiş sorunu değildi. İran’da Akkoyunlu devletinin yerine kurulan Safevi devleti Osmanlı topraklarında yaşayan Türkmenler üzerinde de güçlü bir nüfuza sahipti. Aynı dini anlayışa (alevi-şii) sahip olmalarından dolayı Safevi devletinin başındaki Şah İsmail Osmanlı devletindeki Türkmenler tarafından bir kurtarıcı gibi görülmekte, adına “şah, şah” diyerek şiirler, türküler yakılmaktaydı.
Safevi devletinin Osmanlı’nın tebasının bir kesimini bu kadar etkilemesi ciddi bir çatışma nedeniydi. Safevi devleti doğuda böyle bir etkiye sahipken Memluk devleti de güney Anadolu hatta orta Anadolu’ya kadar etkisi olan bir devletti. Memluklar aslında Mısır merkezli olmalarına karşın toprakları Anadolu’nun içlerine kadar uzanıyordu. Memluk devleti Türkler ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Bunun dışında halifelik Memluk devletinin elinde yani Mısırdaydı. Moğolların Bağdatı ele geçirip, halifeyi öldürmelerinden sonra oğlu Mısır’a kaçıp orda halifeliği sürdürmüş ve o zamandan beri halifeliğin merkezi Mısır kabul edilmişti. Dolayısıyla Memluk’ların da Osmanlı’da yaşayan topluluklar üzerinde bir etkisi vardı.
Aslında bu dönemin haritalarını şöyle bir gözönüne getirirsek Osmanlı devleti Trakya merkezli bir Avrupa devletiydi. Anadolu ise Memluk, Osmanlı ve Safevi devletinin etki alanında olan bir bölgeydi. Bu devletler arasında çok kapsamlı savaşlar olmuyordu, daha çok aradaki tampon bölge denilebilecek Dulkadiroğlu ve Karaman beyliğinin topraklarında küçük çatışmalar oluyordu.
Osmanlı devleti Yavuz Sultan Selim dönemine kadar sürekli Avrupa’ya akınlar düzenlemişti. Selim’in babası II. Beyazıt’ın hemen hemen bütün seferleri Avrupa’ya dönüktür. Doğudaki çatışma alanlarına fazla önem verilmemiş, büyük ordularla doğuya seferler düzenlenmemiştir. Ancak Yavuz ile birlikte doğuya yöneliş gündeme alınmıştır. Burda da Osmanlı’nın karşısına çıkan iki önemli güç doğuda Safeviler, güneyde ise Memluklar olacaktır. (Bakınız haritalar. “osmanlı yayılması” olarak adlandırdığım haritada sarı renkli kısımlar 1451’deki Osmanlı devletinin durumunu gösterir. Yavuz’un babası döneminde eklenen kısımlar ise mor renkli. Karaman beyliği dışında doğuya yöneliş yoktur. Yeşil renkli bölüm ise Yavuz’un seferleri. Görüldüğü gibi Yavuz sadece doğuya yönelmiş.)
Osmanlı’nın doğuya yönelişin en önemli nedenlerinden biri birçok kaynakta İpek ve Baharat yolunun denetime alınması isteği gösterilir. Ancak Avrupa ülkelerinin denizcilikte gelişmesi ve Ümit Burnu’nun geçilerek Afrikanın bütün çevresinde ve Hindistan’a kadar olan bölgelerde Avrupalı kolonilerin kurulması ile İpek ve Baharat yollarının eski önemi kalmamıştı artık. Zaten Portekiz ve İspanyol gemicilerinin ana amacı da İpek ve Baharat yolunun üzerinde duran İslam dünyasının elinden bu zenginlik kaynağını alabilmek için Hindistan’a deniz üzerinden ulaşmayı yani İslam ülkelerinin etrafından dolaşmayı başarabilmekti. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı’nın doğuya yönelişini İpek ve Baharat yollarının kontrolünü ele geçirmek isteği ile açıklamak doğru olmaz. Osmanlı’nın doğuya yönelmesinde asıl önemli olan faktör ekonomik değil siyasidir.

Yavuz Sultan Selim daha şehzadeliği döneminde Orta ve Doğu Anadolu’da güçlenmiş olan Kızılbaş ve Şii etkilerine karşı şiddetli bir tepki duyuyordu. Büyük sünni islam alimlerinden sıkı bir islam eğitimi almıştı ve kızılbaşlığı ve şiiliği İslam dünyasının bir baş belası olarak görüyordu. Yavuz birtakım Osmanlı geleneklerini kökünden değiştirmiştir. Örneğin o zamana kadar Osmanlı’daki ahalinin din değiştirmesi için baskı yapma şeklinde bir gelenek yoktu. Her dine özgürlük veriliyordu. Yavuz ise şehzadeliği döneminde Gürcü’lere saldırarak ele geçirdiği topraklarda yaşayan Gürcüleri islamiyete soktu. Tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürme geleneği de Osmanlı’da yoktu. O zamana kadar ki uygulama daha çok bazı bölgelerin kontrolünün diğer kardeşlere verilmesi şeklindeydi. Ama Yavuz’un babası II. Beyazıt döneminde bu yüzden sert çatışmalar ve bölünmeler yaşanmıştı. Yavuz da benzer tehlikeleri yaşayacağını farkedince kardeşlerini tek tek öldürttü. Kardeşlerini öldürtmesine rağmen bundan dolayı çok üzüldüğü, uzun uzun ağladığı ve birçok bağışlarda bulunduğu anlatılır. Yavuz’dan sonra tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürtmesi bir gelenek halini aldı.
Sünni din anlayışını yaymak ile şii ve kızılbaş yayılmasını engellemek Yavuz’un hedefiydi. Bu bir taraftan kendi topraklarında sürekli çıkan isyanları uzun vadeli olarak önlemenin hem de İslam dünyasının liderliğine oturmanın en akıllıca yoluydu. Bu hedef Avrupa’lı ve bir tür Bizans mirasçısı gibi görülen Osmanlı’nın yerine bir İslam İmparatorluğu kurmakla sonuçlanacaktı.
Kullandığım kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Yavuz_Sultan_Selim
http://tr.wikipedia.org/wiki/Safevi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Memluk_Devleti
http://www.osmanli700.gen.tr/padisahlar/09index.html
http://www.enfal.de/otarih46.htm
1/3/2009
Yavuz Sultan Selim 1512’de tahta çıkmadan 10 yıl kadar önce 1501’de bugünkü İran’da kurulmuş olan Türkmen devleti Akkoyunlular Şah İsmail tarafından yıkılmış ve yerine Safevi devleti kurulmuştu. Şah İsmail Azeri kökenli bir kızılbaş idi. 1500 yılında Erzincan’da sufi tarikatları ile Türkmen aşiretlerini çevresinde toplamayı başarmış, ardından ElvendMirza liderliğindeki Akkoyunluları da yenerek Tebriz’e girmiş ve 1501 yılında kendisini Azerbaycan’ın Şahı ilan etmişti.

Sah Ismail
Akkoyunlu Devleti de bir Türk devleti idi ama kızılbaş yada şii değil sünni idi, hatta zamanın en büyük sünni Türkmen federasyonu idi. Akkoyunlular da Osmanlı devleti ile çatışmalar yaşamış olsa da Safevilerin iktidara gelişi herşeyi değiştiriyordu. Hatta öyle ki Safevilerin iktidara gelmesi Avrupa devletleri tarafından da sevinçle karşılandı. Safeviler Osmanlı’ya karşı bir Avrupa’ya destek olabilirdi. Osmanlı devleti ise kuruluşunda karışık dinsel ve etnik yapısından dolayı her kesime karşı hoşgörülü davranıyordu ama kontrol etmekte zorlandığı göçebe Alevi Türkmen boylarını baskı altına almaya başlamıştı. Bu durum Safevilerin Osmanlı topraklarındaki alevi Türkmenleri de nüfuzları altına almasını sağlamıştı.
Şah İsmail daha Yavuz’un şehzadeliği döneminde (babası II. Beyazıt döneminde) Osmanlılar ile Memlukların birlikte hak iddia ettiği Dulkadiroğlu beyliğine karşı bir sefer düzenleyip Osmanlı topraklarını çiğneyerek Dulkadiroğlu beyliğine saldırdı. (1507) Ardından da Osmanlı Devleti’ne bir mektup yazıp, topraklarını çiğnediği için özür diledi. Yüzünü Avrupa topraklarına çevirmiş olan II. Beyazıt buna bir tepki vermedi. Memluklar da Dulkadiroğlu beyliği üzerinde hak iddia etmelerine karşın buna ses çıkarmadılar. O dönem Trabzon’da şehzade olan Yavuz’un annesi Dulkadiroğullarındandı ve bu saldırıya tek tepki veren Yavuz oldu. Safevi topraklarına girip Azerbaycan’a kadar olan kısımları ele geçirdi ve dayısı ve dayısının iki oğluna yapılanın intikamını aldı. Yavuz’un Safevilere karşı sessiz kalmayacağı daha şehzadeliği döneminde belliydi. II. Beyazıt ise Şah İsmail’e karşı Orta Anadolu’ya 115.000 kişilik bir ordu yığmakla yetindi. Şah İsmail Diyarbakır’a geri çekilip II. Beyazıt’a büyük babam diye hitap ettiği bir mektup gönderdi.
Şah İsmail 1501’de Azerbaycan’ı ele geçirdikten sonra 1507’de Diyarbakır, 1508’de de Bağdatı alıp tüm İran’ı ele geçirdi. Anadolu’daki nüfuzu da sürekli artıyordu. Yavuz’un kardeşi Ahmet, Safevi devletine sığınmış, Ahmet’in oğlu Murat ise Osmanlı topraklarında zaten gelişmekte olan isyancı kızılbaş hareketine açıkça destek veriyordu. Bir merasim töreni ile başına kırmızı tacı takarak kızılbaşlığını ilan etti. Yavuz tahta çıktıktan sonra Şah İsmail’den Murat’ın kendisine teslim edilmesini istedi.
Safevilere yapılacak bir saldırının bütün koşulları oluşmuş durumdaydı. Ancak bunun için önce içerde bazı önlemlerin alınması gerekiyordu. Birincisi şimdiye kadar hep hırsitiyan ordularıyla savaşmış olan akıncılar bu sefer bir müslüman ordusunun üstüne saldırmakta isteksizdiler. Ayrıca yeniçerilerin çoğu da Hacı Bektaş tekkesine bağlı idiler. Bunun için ulemadan fetva çıkarıldı ve ikna çalışmaları yapıldı. Ayrıca Safevi etkisinde olan kızılbaş Türkmenlerinin de halledilmesi gerekiyordu önce. Bunun için de kızılbaşlara sert bir saldırıda bulunuldu. Bazı tarihçilere Şah İsmail’in bağlı olduğu Erdebil tekkesinin 40.000 üyesinden sadece 2.000’i öldürülüp diğerleri sürüldü, bazılarına göre ise katledilen Yörük, Türkmen ve Kürt Kızılbaş sayısı 40.000’i bulur.

Yavuz Sultan Selim hazırlıklarını tamamladıktan sonra Mart 1514’de Edirne’den yola çıkar. 5 ay süren bir yürüyüşten sonra Safevi devletinin topraklarına girer. Bu arada Yavuz ile Şah İsmail arasında yapılan yazışmalar son derece ilginçtir. Yavuz yolculuk boyunca yeniçerilerin huzursuzluklarını bastırmayı başarmıştır. Çoğunluğu Türkmenlerden oluşan iki ordu 23 Ağustos 1514 günü Van gölünün yakınındaki Çaldıran ovasında karşı karşıya gelir. 100 bin kişilik Osmanlı ordusunun karşısında 80.000 kişilik Safevi ordusu vardır. Osmanlı ordusunun bu uzun yürüyüşten kaynaklanan yorgunluğunu gözününe alırsak iki ordu aşağı yukarı denk güçtedir. Ancak Osmanlı ordusu büyük bir teknolojik üstünlüğe sahiptir. O zamana kadar toplar daha çok kale savunmalarında kullanılmışken Osmanlı ordusu sahra topları kullanmaktadır. Safevi ordusu ise topuz, yay ve mızraklarla donanmış, atlarına çelik eğerler takmışlardır. Halbuki yeniçeriler sahra topları dışında bir de ateşli silah olarak tüfek kullanmaktadır. Safevi ordusunun Osmanlı ordusunun bu üstün ateş gücü karşısında dayanması zaten olanaksızdı. Bir gün süren savaştan sonra Safevi ordusu kolayca dağıtılır, Şah İsmail savaş alanından kaçar, önce Tebriz’e sonra da İran içlerine gider.
Yavuz Sultan Selim ise 6 Eylül 1514’de görkemli bir şekilde Tebriz’e girer. Bütün Safevi hazinesine el koyar. Tebriz’in en mahir usta ve sanatçılarından (kılıççılar, cebeciler, okçular ve yaycılar) 1700 aileyi İstanbul’a gönderir. Ancak Tebriz gibi bir Kızılbaş toprağında kışı geçirmeyi tehlikeli bulduğu için Tebriz’de sadece bir hafta kalıp geri döner. Büyük bir zaferden sonra bile yeniçerilerin huzursuzluklarıyla karşılaşır. Ancak geri dönüş sırasında Dulkadiroğlu beyliğini de Osmanlı topraklarına katar. Dulkadiroğlu beyliği Memlukluların da üzerinde hak iddia ettiği bir bölgeydi. O zamana kadar bir tampon bölge olması sayesinde Osmanlı-Memluk ilişkileri düşük düzeyde çatışmalarla da olsa düşmanlık düzeyine varmadan sürdürülüyordu. Dulkadiroğlu beyliğinin Osmanlı topraklarına katılması Memluklarla da savaşın başlaması anlamına geliyordu.
1/3/2009
Çaldıran Savaşından sonra Safeviler başta Tebriz olmak üzere kaybettikleri yerlerin bir çoğunu geri aldılar. Ancak Diyarbakır, Bitlis ve Mardin Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Ramazanoğulları beyliği ise kendiliğinden Osmanlılara teslim oldu. Böylelikle Anadolu’nun hemen hemen tamamı Osmanlı kontrolüne geçmiş oldu.
Kızılbaşların Anadolu’daki isyanları hemen bitmedi ancak isyanlara destek veren Safevilerin gücü kırılmış oldu. Şah İsmail’in kızılbaşlar üzerindeki büyük prestiji sarsıldı. Osmanlı egemenliği için büyük bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu. Buna karşın yine de sonraki yıllarda isyanlar olacaktır. Birkaç yıl sonra çıkan kızılbaş isyanının lideri Bozoklu Celal adında biri olduğu için sonraki kızılbaş isyanlarına Celali isyanları adı verildi.
Savaştan sonra bölgeye büyük yetkilerle gönderilen ve Yavuz’un çok sevdiği İdris-i Bitlisi adındaki bir kişinin çalışmaları sonucunda sünni Kürt aşiretleri Osmanlı devletinden yana tutum aldı. Böylelikle Anadolu’daki kızılbaş Türkmenler ile İran Azerbaycanındaki kızılbaş Azeriler arasında sünni Kürtler tampon görevi görmüş oldular. Bundan sonraki dönemlerde İran’da Azeri ve kızılbaş etkisi azaldı, şii ve Fars etkisi arttı.
Her ne kadar önemi azalmış olsa da İpek ve Baharat yollarının kontrolü de önemli ölçüde Osmanlıların eline geçmiş oldu. Bu ekonomik kazanımın dışında Safevi devletinin daha önceki Akkoyunlu devletininden ele geçirdiği büyük hazine de Osmanlı hazinesine katılmış oldu. Bunun dışında çok sayıda usta ve sanatçı İstanbul’a gönderildi.
Çaldıran savaşının bir diğer önemli sonucu da o zamana kadar savaşlardaki atlı süvarilerin üstünlüğüne duyulan inancın yerle bir edilmesi oldu. Yaya piyade askerlerin güçlü ateşli silah desteği ile (top ve tüfek) süvari birlikleri dağıtabileceği ortaya çıkmış oldu.
1/3/2009
Memluk devleti daha önce bahsettiğimiz gibi köle Türk ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Başlangıçta yönetimde Türkler ağırlıklı iken sonradan Çerkeslerin ağırlığı arttı. Sünni İslam halifesi Mısır’da yaşıyor ve Memluk devleti de halifenin koruyuculuğu ünvanını elinde tutuyordu. Memluklarda din ve devlet işleri birbirinden ayrı idi. Çaldıran savaşına kadar Dulkadiroğlu beyliği bir tampon bölge idi ve yönetime de buna uygun denge sağlayacak kişiler getiriliyordu. Ancak Yavuz’un bölgeyi tamamen ilhak etmesi yöneticilerini tamamen Osmanlı’ya bağlı olacak şekilde değiştirmesi üzerine Memlukların huzursuzluğu arttı.
Avrupalıların Ümit Burnunun etrafını dolaşıp Hindistan’a deniz yolundan ulaşmayı başarmaları sayesinde Memlukların önemli bir kazanç kapısı olan ticaret yolu eski önemini kaybetmişti. Bu yüzden Memluk devleti ekonomik bir sıkıntı yaşıyordu, eski gücünü kaybetmişti. Biraz da bu güçsüz durumundan dolayı Memluk sultanı Kansu Gavri, Dulkadiroğlu beyliğinin işgal edilmesine sert bir tepki vermeyip Yavuz’dan Dulkadir beyliğinde kendi adına hutbe okunmasını talep etmekle yetindi. Zira hilafetin koruyucusu “Sahib-i Haremeyn” Kansu Gavri’ydi. Buna Yavuz’un cevabı ise Mısır’ı yutmak isteğini daha o zamandan açığa vurur: “Koca Çerkes er ise hutbesini Mısır’da okutmaya devam etsin”.

Yavuz’un Haliç’te bir tersane yaptırıp Akdeniz’deki ticarette Mısır’ın gücünü daha da zayıflatacak uygulamalar başlatması üzerine Kansu Gavri Yavuz’a okşayıcı bir üslupla “Oğlum hazretleri” diye hitap ederek her ikisinin de müslüman padişahlar olduğunu, Osmanlı’nın uygulamalarını gevşetmesini ister. Karşılıklı mektuplaşmalarda Yavuzun niyetini gizlediği anlaşılmaktadır.
Yavuz’a göre bütün sünni müslüman dünyasının bir çatı altında birleşmesi gerekmektedir. Memluklar İslam dünyasını ve halifeyi koruyacak güce sahip değillerdir. İslam dünyasının koruyucusu Osmanlı olmalıdır. Bunu sağlayabilmek için birçok Memluk emirini yanına çekmeye çalışır. Bunda başarılı da olur. Zira Memluklar sürekli zayıflamaktadırlar. Selim gibi Hanefi mezhebinden olan Antep, Halep ve Şam valileri Selim’in çağrısına koşmakta gecikmezler.
Bundan sonra Yavuz 40.000 kişilik bir ordu kurup Sinan Paşa komutasında Maraş üzerinden Fırat’ı geçmek için gönderir. Yavuz ordunun Safevilere sefer için hazırlandığını söylemektedir. Ancak Yavuz’un kendisine saldıracağından şüphelenen Kansu Gavri 50.000 kişilik bir orduyla Halep’e gelir. Onun bahanesi de şehri teftiş etmektir. Yavuz’un Memluk topraklarından geçme talebini kabul etmez. Yavuz Kansu Gavri’ye " Git Misir'da otur, babam yerindesin, beni hayir duadan unutma. Ben, Sah Ismail üzerine gidiyorum" diye haber gönderir, ama Kansu Gavri burası benim memleketimdir, bir yere gitmem der. Bunu savaş nedeni sayan Yavuz " Senin arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah Ismail ortalikta yok, senin Haleb'de oturman benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam" diyerek Malatya’dan Halep’e yürür.
1/3/2009
İki ordu Halep’in kuzeyinde Mercidabık’ta karşı karşıya gelir. Her iki ordunun da asker sayısı 60.000’dir. Ancak Çaldıran savaşında olduğu gibi Osmanlı ordusu büyük bir ateşli silah gücüne sahiptir. Memluklar ise aynı Safeviler gibi atlı süvarilerden oluşmaktadır. Tahmin edileceği gibi savaş uzun sürmez. Osmanlı ordusunun 300 sahra topu Memluk saflarını dövmeye başladıktan iki saat sonra savaş sona erer. Osmanlılar tartışmasız bir zafer kazanırlar. Kansu Gavri savaş meydanında ölür. Kansu Gavri’nin Halep’e gelirken beraberinde getirmiş olduğu dönemin halifesi III. Mütevekkil Yavuz’un eline geçer ve ona büyük hürmet gösterilir.
Yavuz hiçbir sorun yaşamadan Suriyenin tüm şehirlerini kolayca ele geçirir ve Gazze’ye kadar ilerler. Bu arada Mısır’da ölen Kansu Gavri'nin yerine Tomanbay yeni Memluk sultanı olarak seçilmiştir. Bunun dışında Yavuz’un eline geçen halife III. Mütevekkil’in yerine de yeni bir halife seçilir.
Yavuz, Mısır’a iki elçi göndererek barış yapmayı önerir. Mısır hakimiyetini Memluklara bırakacak ancak Mısır üzerinde belli haklar elde edecektir. Görüldüğü kadarıyla Tomanbay akıllıca siyaset izleyen biridir. Yavuz’un teklifini kabul etmeyi düşünür ancak Mısır uleması buna şiddetle karşı çıkar. Onlara göre Yavuz’un ağır toplarıyla birlikte Sina çölünü geçmesi olanaksızdır. Hatta ulemanın zorlamasıyla elçiler de öldürtülür.
Tomanbay savunmasını güçlendirebilmek için İskenderiye’de bulunan Venedikliler ve diğer Avrupa devletlerinden temin ettiği 200 kadar topu da kullanmayı planlar. Daha önceki savaşlarda Osmanlı’nın yüksek ateş gücüne başka türlü karşı konulamayacağı ortaya çıkmıştır.
Yavuz’un 60.000 kişilik ordusu ve 300 ağır sahra topu ile kimine göre 5 kimine 13 günde Sina çölünü geçmeyi başarır. Tomanbayın elinde ise kimine göre 50 kimine göre 20 bin kişilik bir kuvvet ve 200 kadar da top vardır. Bu sefer her iki tarafta da yüksek ateş gücü olduğu için savaş daha uzun sürer. Ancak Yavuz da askeri dehasını kullanarak Tomanbay’ın hareket kabiliyeti az olan toplarının etrafına dolaşıp gizli bir saldırı yaparak zaferi elde eder. İki gün süren çatışmadan sonra Tomanbay’ın ordusu dağılır ve Yavuz Kahire’ye ilerler. Ancak Tomanbay bu sefer şehrin içinde bir sokak savaşına girişir. Osmanlı ordusu Kahire halkının büyük direnişi ile karşılaşır.
Tomanbay Kahire’deki sokak savaşlarında Osmanlı ordusuna büyük hasar vermesine, hatta Yavuz’un karargahını basmasına ve Sinan Paşa’yı öldürtmesine karşın kendisi de çok büyük kayıplar verir ve Delta bölgesine kaçar. Kimi tarihçilere göre müttefiklerinin ihanet etmesi sonucu ele geçer ve idam edilir. Kimi tarihçilere göre ise Yavuz’un kendisine itaat etmesi şartıyla Mısır valiliğini bırakması üzerine teslim olur ancak halkın lehinde yaptığı gösteriler sonunda idam edilir. (13 Nisan 1517) Yavuz, Tomanbay’ın cenazesinin bir hükümdarın cenazesi gibi defnedilmesini ve gereken saygının gösterilmesini istemiştir.
Kahire’nin işgali ve Tomanbay’ın idamı ile Memluk devleti sona ermiş oldu. Bundan sonra Suriye ve Mısır yüzlerce yıl Osmanlı kontrolünde kalacaktır.
1/3/2009
Mısır’ın Osmanlıların eline geçmesi ile artık İslamiyetin yeni koruyucusunun Osmanlılar olacağı ortadaydı. Memlukların ortadan kaldırılmasıyla bütün Arabistan yarımadası Osmanlı kontrolüne girmiş oluyordu. Selim’in bu zaferinden sonra birçok elçi Selim’e hediyeler sunmak için geldiler. Bunlardan en önemlisi Kabe’deki “Haremeyn emiri” Ebu’l-Berekat’ın oğlu Ebu Nümey’le gönderdiği hediyeler idi. Bunların arasında mukaddes emanetler ve Kabe’nin anahtarı da vardı. Haremeyn emiri Memluk’ların egemenliğinden duyduğu memnuniyetsizliği belirtip Yavuz’un islamiyete yaoptığı hizmetlerden övgüyle bahsediyordu. Yavuz da emirin oğlunu zengin hediyelerle geri göndermiştir. Bundan sonra her yıl Osmanlı sultanları Kabe için bir örtü gönderecek ve "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" (Haremeyn’in Himetçileri) unvanını kullanacaklardı.
Böylelikle Yavuz’un iktidara geldiğinde bir Avrupa devleti görünümünde olan Osmanlı artık bütün Anadolu, Mısır ve Arabistanı içine alan bir imparatorluk olmuştu. Bunun dışında İslam dünyasının koruyucu gücü haline gelmiş ve bütün dünyada büyük bir prestij elde etmişti. Kıbrıs için her yıl Memluklara vergi ödemekte olan Venedik, artık bu vergiyi Osmanlı’ya ödemek için görüşmeye elçiler gönderdi.
Yavuz son halife olan III. Mütevekkil’i beraberinde önce Halep’ten Kahire’ye getirdi. Sonra da İstanbul’a dönerken beraberinde İstanbul’a götürdü. Mütevekkil, Yavuz’un ölümünden sonra tekrar Kahire’ye gönderilir ve orda ölür. Mütevekkil’İn ölümünden sonra ise halefleri halifelikten feragat ederler. Osmanlı sultanları da halifelik sıfatını kullanmazlar yada buna pek önem vermezler. Yavuz Sultan Selim “Hadim-ul Haremeyn”, “Sultan”, “Hakan” gibi ünvanlar kullanmasına rağmen halife ünvanını hiç bir zaman kullanmaz. Sonraki padişahlar da halife sıfatını kullanmamış olmalarına karşın ender de olsa Osmanlı padişahlarını halife olarak niteleyenler olur. İlk olarak Sultan II. Abdülhamit Ruslarla yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşması’nda bu ünvanı kullanır(1774), ayrıca Kanun-i Esasi’ye de bu ünvanı koydurtur. Halife ünvanı Osmanlı padişahları tarafından kullanılsa da kullanılmasa da İslam dünyasının yeni hakimi, Kabe’nin ve kutsal emanetlerin koruyucusu artık Osmanlı Devleti olaccktır.
Mısır’ın fethi Osmanlı’yı bütün Arabistan’ın yöneticisi yaptığı gibi Kuzay Afrika’nın da yolunu açar. Böylece İmparatorluk Akdeniz’in tüm sahillerinde söz sahibi olacaktır. Bir taraftan da Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna kadar bir bölgeyi kontrol edecek bir güce ulaşmıştır.
Askeri açıdan ise Mısır seferinde kullanılan ateşli silahlar ile artık savaşta teknolojinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır.
1/3/2009
Köleler icin kullanilan terimler
Esir –esire
Köle – cariye (cogulu cevari)
Rakik
Abid (erkek köle)
Ima (disi köle)
Memluk – memluke
Gulam (erkek köle, bazen hadim)
Halayik
Islamiyet köleligi yasaklamamis, daha ilimli bir bicime getirmeye calismisti. Bir kölenin müslüman olmasi köleligini ortadan kaldirmiyordu. Hiristiyan Avrupa’nin tersine islam topraklarindaki kölelerin büyük cogunlugu müslümandi. Hiristiyanlarin köle yapilmasi kilise tarafindan yasaklanmis ve buna karsi bütün ortacag boyunca sert önlemler alinmistir.Osmanli'da köle ticareti atlantik ötesine yapilan ve büyük plantasyonlarda kullanmak üzere yapilan köle ticareti ile karislastirilamaz boyutlardadir. Tarimda calistirmak icin köle alimi cok nadir, özellikle 1860'daki Cerkes göcü ile iliskili olarak yasanmistir. Genellikle ev islerinde, cariye olarak ve ozel hizmetlerde kullanilmak üzere köle satin alinirdi.
Islam dünyasinda kölelik bicimleri:
Askeri kölelik: Memluklar ve yeniceriler örnekleri
Hizmet köleligi
Cariyelik
Ev disi islerde kölelik
Tarim köleligi: Bu tür, islam cografyasinda azdir. Genellikle kücük tarimsal isletmelerde görülür.
Kölelerin temini
Savasta Tutsak Yoluyla Edinim: Orta Afrika ve Etiyopya’daki yerel savaslarda tutsak alinanlarin pazarlardan buralardaki pazarlardan toplanmasi
Akinlar ve kacirma yoluyla Edinim: 1850lerin sonunda Trablus’tan guneye Kavar ve Ai’ye düzenlenen saldirilar bu türdendir. Akincilar Osmanli tebaasindan olan Suriyeli, Misirli ve Kuzey Sudanli tüccarlar tarafindan yönetilmekteydi.
Satin Alma Yoluyla Edinim: Imparatorlukta yasanan zor dönemlerde insanlarin gönüllü olarak kendilerini yada cocuklarini satmasi sonucunda olan edinim. Yasam kosullarini iyilestirmek umuduyla yapilan bu kölelestirme Cerkesler arasinda yaygindi.
Baslica Osmanli Köle Ticaret Yollari
1. Kuzey Afrika Ticareti
Kölelerin toplandigi Bölge: Cad gölünü cevreleyen bölgeler, baslica Vaday, Bornu ve Bagirmi.
Köleler: Siyah
Güzergah: Once Trablusgarp ve Bingazi’ye, ordan da deniz yolu ile Malta, Girit, Rodos üzerinden Istanbul, Izmir ve Selanik gibi kentlere
2. Kizildeniz Ticareti:
Kölelerin toplandigi Bölge: Kordofan, Dafur, Sudan’daki Mavi ve Beyaz Nil havzalari, Etiyopyadaki Galla, Sidama ve Gurage beylikleri
Köleler: Siyahlar(baslica Numabyalilar) ve Habesler
Güzergah: Kizildenizden capraz gecip Arabistan’daki Cidde, Mekke, Medine ve Sam uzerinden Hac yolunu izleyerek kuzeye
3. Basra-Körfezi –Irak ticareti
Kölelerin toplandigi Bölge: Zanzibar ve Etiyopya
Koleler: Siyah ve Habes
Güzergah: Zanzibar, Maskat, Körfez limanlari üzerinden Basra, Bagdat, Diyarbakir’dan Anadoluya.
4. Gürcistan-Cerkezistan ticareti
Kölelerin toplandigi Bölge: Güricstan ve Cerkezistan
Köleler: Beyaz
Güzergah: Karadeniz’den deniz yolu ile, Sohum Kale’den gemi ile Trabzon, Samsun gibi illerde mola vererk Istanbul ve Izmir’e.
Ulasim Araclari
Kervanlar
Vaday, Bornu ve Bagirmi bölgesinden toplananlarin önce Sahra’yi gecmesi gerektigi icin bu yol cok zordu ve uzun yürüyüs saatleri boyunca kölelerin zincirlenmesi, kervana ayak uyduramayanlarin cezalandirilmasindan bahseden raporlar olsa da, köle tacirleri kölelerin ölmesini istemiyorlardi. Trablus’a ulasmak üc ayi buluyordu. Herseye karsin kölelerin yüzde 7’si ile yüzde 40’i yolda ölüyorlardi. Gat, Murzuk ve Fizan Cad civarindan toplanan kölelerin Trablus ve Bingazi’ye gelmeden önceki ugrak merkezleriydi.
Yolculugun zorlugundan dolayi büyük kervanlar halinde gidiliyordu. Bine yakin köle getiren kervanlarin bile oldugu kaydedilmistir.Her erkek köleye yol boyunca 9 kiloluk yük tasitiliyordu.
Yelkenli Gemiler
Kervanlarin sahillere tasidigi köleler bu limanlardan gemilerle büyük Osmanli sehirlerine geliyordu. Buharli gemilerin cikmasina kadar yelkenli gemiler kullanilmistir. Akdeniz, Hint Okyanusu ve Kizildenizde kullanilan bu gemiler Atlantik’i gecmek icin kullanilanlara göre daha kücüktü. 1840’da körfez ticareti hakkinda bir arastirma yürüten bir Ingiliz subayi Basra körfezinde 100 kadar yelkenli geminin köle ticareti ile ugrastigini, her birinin 50 ile 100 arasi köle tasidigini belirtiyor.
1857’de köle ticareti yasaklanan kadar bu gemiler rahatca kullanilirken, yasaktan sonra tacirler belli zorlanmalar yasadilar. Bu dönemde getirilen köleler Canakkale Bogazi’nin disina veya Marmara kiyilarina cikarilir, ordan kücük gruplar haline esirciler arasinda dagitilarak Istanbul’a dogru yürütürlerdi.
Yelkenlilerin en cok kullanildigi ticaret ise Gürcistan üzerinden olan idi. 30 kisi ile 220 kisi arasindaki kücük ve orta ölcekli teknelerle tasima yapiliyordu.
Bu yolculuklarda hastalik en önemli sorundu. Bu yüzden getirilen köle 15 gün icinde hastalanip ölürse esirciden alinan gümrük vergisi geri iade ediliyordu.
Buharli Gemiler
Buharli gemiler esir tacirlerinin alamayacagi kadar pahali idi. Hükümetin denetimindeki Osmanli Mahsuse, Hidiv’in sirketi Aziziye ve Avusturya sirketi Lloyd bu tür gemilere sahipti. 1857’deki yasaktan sonra bu gemilerde yolculuk yapabilmek icin kölelerin aileden kisiler yada evlatliklar olarak gösterilmesi gerekiyordu. Aile mahremiyetinden ve carsaf ve pece’yi acmak mümkün olmadigi icin görevlilerin yapacagi fazla birsey de kalmiyordu. Yasak’tan sonra 1872’de bir gemide yeni ithal edilmis köleler bulunmustu. Bunlarin 12’si Habes, ikisi siyah idi. 12’si kizdi ve geminin katibi 3 kizin, geminin kahvecisi 3 kizin, ikinci süvarisi 1 kizin, devlet memuru bir doktor 1 kizin, bir baska memur 2 kizin, Iranli bir yolcu 2 kizin, Ciddeli bir kavas da 2 erkek cocugun sahibiydiler.
Hacilar ve Devlet Memurlari
Hacdan dönüs yapan hacilar da beraberlerinde köle getiriyorlardi. Bu ticaret kücük ölcekli idi. Hac mevsiminin doruga ulastigi zamanlarda bütün gemiler dolu oluyor, yolcu listeleri tutulamiyor, biletler yolcuyu görmeksizin kesiliyordu. Ayni sekilde Afrika ve Arabistan’da görev yapan memurlar da tatilleri icin Istanbul’a gelirken bir iki köle getiriyor, bunlari esir satarak tatil masraflarini karsiliyordu.
Ozel Not: Benim babamin köyünde Araplar denilen ve bize akraba olan insanlar vardir. Dedemin dedesi hacdan dönerken yaninda bir siyah oglan cocugu getirmis. Burda evlenip coluk cocuk yapmis ve o aileye Araplar denir. Zira 1857’deki köle ticareti yasagi Hicaz’i kapsamamistir.
Köle Pazarlari
Kuzey Afrika’da kölelerin toplandigi antrepolar vardi. Murzuk,Gat, Gadames, Calo gibi Sahra kasabalari (bunlarin hepsi bugünkü Libya’dadir) Cerkez-Gürci ticaretinin yapisindan dolayi o bölgede antrepo yoktu. En büyük köle pazarina sahip olan Istanbul disinda en faal köle satisi yapilan kentler Cidde, Mekke, Medine, Hudeyde, Basra, Trablusgarp, Bingazi ve Izmir’di.
Istanbul’daki köle pazari Kapalicarsi’nin Nuruosmaniye kapisinin kuzeyinde tavuk pazari yakinindaydi. Charles White’in pazari nasil tarif ettigine bakalim:
„Pazara, satis yapilmayan Cuma günleri disinda, sabah sekizden ögleye kadar süren alisveris saatlerinde acik tutulan büyük ahsap bir kapidan girilir. Icerisi düzgün olmayan bir dörtgendir. Avlunun ortasinda, üst katinda esirci odalarinin. Alt katinda acemi(yeni devsirilmis köle) hücrelerinin bulundugu ayri bir bina vardir. Bu yapiya bitisik bir kahvehane ve ona yakin yari yikik bir cami vardir. Avlunun yasanabilen üc yaninda. Tahta direklerle desteklenen ve köselerdeki merdivenlerle cikilan bir eyvan vardir. Eyvanin altinda birbirlerinden alcak parmaklik ve peykelerle ayrilan platformalr bulunur. Is saatlerinde, bunlarin üzerinde oturup nargile icen ve fiyatlari tartisan esirci ve müsteriler görülür.
Bu platformlarin arkasinda her biri kafesle ikiye bölünmüs bir sira kücük oda vardir... Ön kisma genellikle zenci, arka kisma da beyaz köleler yerlestirilmistir. Bu odalar tamamiyle kadin kölelere ayrilmistir. Kuzey ve bati yönlerindeki odalar ikinci el zenci ve beyaz kölelere ayrilmistir ki, bunlar daha önce satin alinmis ve egitilmis kölelerdir, belki de ikinci veya ücüncü kez satilmaya gönderilmislerdir. Bazilarinin bircok kez satildigi bilinmektedir…
Platformlari odalardan ayiran dar gecidin duvara bakan yanindaki tahta peykelerde siyah kadinlar satisa sunulur. Bu gecit haberlesmeyi ve acik artirmayla köle satarak komisyon alan tellalin yürümesini saglar. Bu durumda kölelerce izlenen tellallar gecitte yürür ve önerilen fiyati ilan ederler. Platformlarin üzerine oturmus alicilar, cariye satilincaya veya geri cekilinceye kadar canlarinin istedigi gibi, gözden gecirir, soru sorar ve fiyat yükseltirler…
Yukarida bahsedilen galerilerin altinda bir dizi hücre, daha dogrusu, hastalik dolu, pis ve karablik, tonozlu odalar vardir. Bunlarin sag kolda olanlari ikinci el erkek köleler icindir. Bu deliklerin en kötü ve en uzakta olanlari ise, kötü davranislarindan dolayi kahyanin zincire vurduklarina ayrilmistir…“
Kaynak: Osmanli Köle Ticareti, Ehud R. Toledano
http://www.tarihvakfi.org.tr/yayinla...D=100&DiziID=1
1/3/2009
Köle Saticilari
Osmanli’da köle ticareti profesyonel saticilarin elinde degildi. Köle ticareti yapan kisiler genellikle baska mallarin da ticaretini yapiyorlardi. Kölelerin alinmasindan satilmasina kadar olan asamada tasra tacirleri köleleri Imparatorluk disindan alip antrepolara getiriyorlar, burdan nakliyeciler yada direk pazar saticilari tarafindan büyük sehirlerin satis merkezlerine götürülüp satiliyorlardi.
Esircilerin cogu yilda ancak birkac düzine köle satisi yapiyordu. Sudan, Basra Körfezi ve Hicaz’da sayilari oldukca az olan daha büyük capli tacirler de vardi. 1869’da Cidde’deki Ingiliz konsolosu Zeyla’dan Hudeyde’ye ihrac edilen kölelerin sayisini yillik 3500-4000 olarak veriyordu.1880’de Hudeyde’de köle ticareti Meclis-i Idare’nin basi olan Seyyid Ali b. Harun’un denetimindeydi. Türkler, Araplar ve Arnavutlar Akdeniz ticaretini, Kuzey Afrika Araplari, Tibu ve Tuareg asiretleri Sahra ötesi ticareti ellerinde bulunduruyordu. Beyaz Cerkes köle ticareti ise Cerkesler, Gürcüler, Lazlar ve Türkler tarafindan yapiliyordu. Gayri-müslimlerin köle ticareti yaptigina dair kayit bulunmamistir. Istanbul’daki köle ticaretinde özellikle cariye yada ilerde evlenmek üzere satin alinan beyaz kadin köle ticaretinde kadin esircilerin de ciddi bir agirligi vardi. Istanbul’un büyük haremlerine mensup hanimlar kücük kizlari alip, egitiyor ve cok daha yüksek ücretlerle satiyorlardi.
Kölelerin Pazar Fiyatlari
Afrikali Köleler:
Yüzyilin ortasinda gümrük vergisi almak amaciyla hükümet tarafindan belirlenen rayic köle bedeli 200 kurustu. Erkek köleler, kadin kölelerden biraz daha ucuz oluyordu. Habes köleler Afrikali kölelerden biraz daha pahali idi. Fiyatlar kölenin durumuna göre 900 kurustan 4000 kurusa kadar degisebiliyordu. Istanbul’da köle fiyatlari Trablus, Bingazi ve Cidde’dekinden daha yüksekti.
Beyaz köleler:
Beyaz erkek köle oldukca nadirdi. Beyaz kadin köleler ise evisi gördürmek icin alinanlar ile cariye veya evlenmek amaciyla alinanlar olarak ayriliyordu. Fiyatlari ortalama 3000 kurustu. Ancak duruma göre 10.000 kurusa kadar artabiliyordu. 1846 yilinda hükümetin belirledigi 8000 kurus üzerinden alinan gümrük vergisi yüksek geldigi icin bir grup Cerkes köle taciri hükümete dilekce vermis ve rayic bedel 6500 kurusa cekilmisti.
Odaliklar ve evlenmek üzere alinanlarin ücretleri daha yüksekti. 20.000 ile 30.000 kurus arasinda ortalama bedel verilebilse de kizlarin güzellikleri ve hünerlerine göre bu rakam 60.000 ile 70.000 kurusa kadar cikiyordu.
Hadimlar
Hadimlar ancak hanedan ve en zengin hanelerde bulunurdu. Genellikle para ile satilmaz, hediye olarak verilirlerdi. Fakat pazarda satildiklarinda da fiyatlari cok yüksek olurdu. 1903’teki rakamlar göre Hanedan’a ait 194 hadim vardi.
Köleler Icin Ödenen Gümrük Vergileri
1857 yasagina kadar imparatorluk sinirindan giren köleler icin yüde 9 oraninda resmi vergi, bunun da yüzde onu oraninda harc aliniyordu. Yani 8000 kurusluk bir köle icin esir tacirinin 792 kurus vergi vermesi gerekiyordu.
Köleler icin alinan vergiye pencik resmi deniyordu. Verginin ödenmesi üzerine köle sahibine verilen belgeye de pencik deniyordu. Pencik, beste bir anlamina gelip Kuran hükümlerine dayaniyordu, ama görüldügü gibi yüzde 10’dan da az bir miktar vergi aliniyordu.
Köle Ticaretindeki Karlar
Aslinda köle ticaretinden cok yüksek karlar elde edilemiyordu. Büyük capli köle ticareti yapilmiyor, daha cok diger mallarin ticaretini yapanlar bir ek is gibi köle de satiyorlardi. Ancak sadece bu isle ugrasanlar da vardi, hatta 1857 yasagina kadar köle saticilarinin yasal localari da vardi. Bu localar varliklarini yasaktan sonra da belli bir süre sürdürmüstür.
Bir kölenin günlük beslenme masrafi 1 kurus ile 2 kurus arasinda degisiyordu. Köle tacirinin, kölenin giydirilmesi, tasinmasi, hastalik durumunda degerin düsmesi, ölümlerde tümden malin yitmis olmasi gibi nedenlerle tacirlerin karlari az oluyordu. Yine de kar oranlari yüzde 20 ile 50 arasinda degisiyordu.
Tüketici acisindan ise alinan bir köle asagi yukari 6-7 yilda kendisini amorti ediyordu. Ortalama azat süresi 7 yil civarindaydi, ancak 20-30 yil hizmet eden köleler de oluyordu. Bircok durumda azat edilen köle ayni evde calismaya devam ediyordu. Köleler ailenin bir üyesi sayildigi icin dinsel acidan sorun da yaratmiyordu. Basi acik olarak ailenin icinde dolasabiliyordu. Özgür bir müslüman kadinin ise ailenin erkeklerinin yanina kapali sekilde girmesi gerekiyordu. Bu yüzden özgür hizmetci yerine köle hep tercih edilmisti.
Osmanli’da Köle Ticaretinin Hacmi
Imparatorluk’ta köle ticaretinin doruk noktasina ulastigi dönem 19. yüzyilin ücüncü ceyregi idi. 1840 ile 1890 aradindaki dönemde ortalama yillik köle satislari su miktarlarda idi.
Trablus vilayetinden girisler: 2000 köle
Hicaz ve Yemen’den girisler: 4000-5000 köle
Basra’dan girisler: 2000-3000 köle
Misir’dan girisler: 1000-2000 köle
Cerkes köle girisleri: 1000-2000 köle (1860 sonrasindaki dönemsel kitlesel köle girisi haric)
Toplam olarak yillik ortalama 11.000 ile 13.000 kölenin imparatorluga getirilip satildigi görülmekedir. Bu ticarette dönem dönem yükselisler yasanabiliyordu. Bir karsilastirma yapmak icin 1811 ile 1870 arasinda Kuzey, Orta ve Güney Afrika’ya yapilan köle ithalati yilda ortalama 31.000 köle idi. Demek ki, Amerika kitasina yapilan ithalatin yaklasik ucte biri kadar bir köle Osmanli imparatorluguna gelmekte idi.