Serendipity

12/3/2008
Bu akşam bir film seyrettim. Adını türkçeye çevirecek olursak “Çünkü sen varsın” diyebiliriz. Duygusal bir komedi. Filmin öyküsü şöyle: Sara ve Jonathan yılbaşı öncesinde (Weihnacht) tesadüfen bir çift siyah eldiven sayesinde tanışırlar. Aralarında hızlı bir yakınlaşma oluşur. İlk görüşte aşk da diyebiliriz. Beraber oturdukları cafenin adı da “Serendipity”dir. Bu adın ne anlama geldiğini birazdan açıklayacağım. O akşam birlikte dolaşırlar. Jonathan, Sara’nın adını ve telefonunu almak ister. Sonunda ilginç bir anlaşma yaparlar. Jonathan adını ve telefonunu bir 5 doların üzerine yazar ve bunu hemen birşeyler alarak dolaşıma sokarlar. Sara ise adını ve telefonunu Gabriel Garcia Marquez’in bir kitabının üstüne yazar ve bunu bir eski kitapçıya bırakacağını söyler. Eğer kader onları birleştirirse, para veya kitaba ulaşıp tekrar görüşeceklerdir. Aradan birkaç yıl geçer. Her ikisi de kendilerine bir yol çizerler. Ama ikisi de birbirlerini unutamazlar. Her ikisi de evlenme arifesine gelir. Jonathan Sara’yı başka kanallardan arar, izini bulmaya çok yaklaşırken yine kaybeder, ancak düğün arifesinde ilginç tesadüflerle nihayet birbirlerini bulurlar.

İzlenmesi çok hoş, muzipliklerle dolu bir film. Orijinal adı da “Serendipity” imiş. Filmi seyrettikten sonra internette biraz gezindim ve ben de tesadüfen (bu da bir Serendipity olsa gerek) eski bir İran masalı ile karşılaştım. Masalın adı “Serendip’in Üç Prensi”. Masal batıda da oldukça etkili olmuş, çeşitli yazarları etkilemiş. Örneğin Voltaire bu masaldan etkilenerek bir öykü yazmış. Voltaire’i etkileyen masalın akılcı içeriği. Bunu anlamak için masalın kısa bir özetini Elif Güliz Bayram’ın master tezinden okuyalım:

“Sultan Cafer artık yorulmuştur ve tahtını oğullarına bırakmak ister. Eğitmenlerinden öğrendiği kadarıyla oğulları doğuştan sahip oldukları üstün zekaları sayesinde sanat ve bilimde çok iyi eğitim almışlardır. En büyük oğlunu yanına çağıran ve tahtı ona bırakacağını söyleyen Cafer, oğlundan tahtı bırakmaması gerektiği, kendisinin de çok zeki olduğu ve ölene kadar tahtta kalması gerektiği cevabını alır. Diğer iki oğlu da aynı şekilde onun isteğini reddedince, onları uzun bir yolculuğa göndermeye karar verir, böylece uygulamalı deneyime sahip olacaklarına inanmaktadır. Ülkelerinden ayrılan üç prens, Beramo adlı büyük ve güçlü imparatorun topraklarına girer. Şanssızlık onları develerinden biri kaybolan deve güdücüsünün durdurmasıyla yakalar. Prenslere devesini görüp görmediklerini sorunca prensler ona deveyi görmediklerini ama o yoldan bir deve geçtiğine dair izleri gördüklerini söylerler. Deve güdücüsüne kayıp devenin bir gözünün kör, bir dişinin kayıp ve bir bacağının da topal olup olmadığını sorarlar. Pek çok arama sonucu deve bulunamayınca, onu görmediklerini söylemelerine rağmen çok iyi tarif eden prensler deveyi çaldıkları gerekçesiyle hapsedilirler. Beramo’nun karşısına getirilen prensler deveyi görmeden nasıl tarif edebildiklerini açıklıkla anlatırlar. Deve diğer tarafta otlar daha iyi olmasına rağmen, yolun sadece bir tarafındaki otları yemiştir ve bu da onun tek gözünün kör olduğunu göstermektedir. Devenin yürüdüğü yollarda çiğnenmiş ot topakları vardır ki bu da onun ağzında bir dişin eksik olduğunu dolayısıyla da topakların oradan düştüğünü göstermektedir, devenin diğer üç ayağının izi çok net çıkmasına rağmen bir ayağınınki siliktir ve bu da onun topal olduğunu gösterir. Öte yandan devenin bir tarafında yağ taşıdığını karıncaların ve diğer tarafında da bal taşıdığını sineklerin yol boyunca toplanmış olmasıyla açıklarlar. Bunun yanı sıra deveyi hamile bir kadının sürdüğünü kadının idrar yapışından çıkarırlar. Sürücünün idrarını koklayan prens bu kokudan garip bir cinsel arzu hissetmesinin sürücünün kadın olduğunu anlamasını sağladığını, öte yandan idrarını yaptıktan sonra, ayağa kalkarken ellerinden destek aldığına dair el izlerini görünce de hamile olduğunu anladıklarını söyler.”
http://acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/579.pdf

Bayram’ın tezi polisiye romanlar üzerine. Dolayısıyla olayın bu tarafını ele almış. Masalın tamamını ne yazık ki bulamadım.

“Serendipity” aslında sadece bir akılcı çıkarsamayı ifade etmek için kullanılmıyor. İnsanların hayatlarındaki iyi şeyleri, şanslı durumları birdenbire bulduklarına inanma biçiminde bir düşünce biçimi. Yani salt bir kader inancını anlatmıyor. Daha çok bir şeyi ararken bambaşka, beklenmeyen  ve çok daha önemli birşeyi keşfetmeyi ifade ediyor. Bu bir aşk da olabilir, bir bilimsel keşif de olabilir. Kolomb’un Hindistan’ı ararken Amerika’yı, Fleming’in başka bir deney üzerinde çalışırken penisilin’i bulması gibi.

Şöyle de bakmak mümkü. Aslında bir anda bulunduğu, keşfedildiği düşünülen bir şey için daha önce çok büyük bir çaba harcanmış, akıl yürütülmüş oluyor. Eğer beynimizi tutsak etmezsek, isteklerimize ulaşmak için çabalarsak, hayat birçok olanaklar sunuyor bize. Beynimiz istediğimiz şeyleri, tutkuyla bağlı olduğumuz şeyleri algılıyor, ayırıyor, seçiyor ve bizi ona göre yönlendiriyor.

Bir başka yazarın 2008’e giriş dolayısıyla yazdığı bir Serendipity yazısındaki sözleri ile yazımı bitireyim:
“Vizyonumuzu netleştirip, planlarımızı yapalım ve çok çalışalım… Önyargılarımızı, korkularımızı, kendimize koyduğumuz, konmasına izin verdiğimiz engelleri, sınırları kaldıralım. Ezberleri, klişe, standart bakış açılarını terk edelim. Algılamamızı, beynimizi, kalbimizi, kulaklarımızı, gözlerimizi açalım.
Gerisini Serendipity halleder. “
İşte ben de bu akşam kendimi bir Serendipity’ye bıraktım ve bir film, bir öykü, bir de umut kazanmış oldum.





imza kampanyasi


Ziyaretçi Defterine yazın

Paylaş

Blogcu ile yapıldı

Google