10/3/2007
Dinlerin doğuşunu ve gelişimini anlayabilmek için İlkçağ ve Ortaçağı
bilmek gerektiğine inanıyorum. Gerçekten de sonraki dönemlerde yeni
dinlerin çıktığına çok az tanık oluyoruz. Mistik düşüncelerin izleri
modern çağlarda da devam etse bile insanların manevi etkinlik
ihtiyaçlarını karşılayan birçok başka aracın olması giderek dinsel
düşüncenin etkisinin azaldığı bir dünyaya götürüyor bizi. Halbuki
bundan 3-4 bin yıl önce yazılan birçok metinden anladığımız şudur.
İnsanoğlu binyıllarca gerçekle hayalin karışımı bir dünyada yaşamıştır.
Örneğin Sümer, antik Mısır, yada antik Hint metinleri bize bunu oldukça
açık şekilde gösterir. Elbette tüm İlkçağ ve Ortaçağ boyunca
miztisizmin egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Örneğin antik Yunan
devrinde tersine oldukça güçlü bir materyalist felsefe akımı görüyoruz.
Yine Roma döneminde de bu akımdan etkilenenler var. Dinsel düşüncenin
öne çıkışının, tarihsel olarak kapanma, gelişememe yada çöküş
dönemlerine denk gelmesi bir rastlantı değil. Bunu hıristiyanlığın
ortaya çıkış sürecinde apaçık görebiliyoruz. Burda bunu anlatmaya
çalışacağım.
Bu temelden hareketle İslamiyetin gelişimini ele aldığımızda ise
aynı şeyi göremeyiz. Tersine bir gelişme, serpilme dönemine denk
gelmiştir. İslami akımlar buna dayanarak İslamiyetin bilime ve
aydınlanmaya yaslandığı şeklinde bir iddia ortaya atarlar ki, İslami
kaynakları bilen birisi için akılalmaz birşeydir bu. İslamiyetin ve
hıristiyanlığın ortaya çıkışındaki bu ters durumun, bu çelişkili
durumun açıklamasını ise İslam tarihine girdiğimde yapmaya çalışacağım.
Hıristiyanlığın gelişim süreci ile İslamiyetin gelişim süreci
birbirinden tamamen ayrıdır. İslamiyet açıkça bir devlet dini olarak
ortaya çıkıp gelişir, devletin kanunlarını da beraberinde koyarken
Hıristiyanlık tümüyle devletten uzak şekilde gelişip sonradan devlet
ihtiyaçlarına göre şekillendirildi. Ama şimdilik bunu bir tarafa
bırakalım.
Hıristiyanlığın ortaya çıkışını incelemeye Hıristiyanlıktan değil
de tersine Roma’dan başlayacağız ve belki de daha çok Roma üzerinde
duracağız. Roma’nın doğuş ve yükseliş dönemleri bizi bu yüzden çok
ilgilendirmiyor. Çöküş süreci ile ilgileneceğiz daha çok. Yine de
yükseliş sürecine ilişkin birşeyler söyleyeceğim.
10/3/2007
Roma tarihini çok eski zamanlara kadar götürmek
mümkün. Etrüsklerden de başlamak da mümkün. Ama Roma devletinin büyük
bir güç haline gelmesi İskender egemenliğindeki Yunan gücünün
zayıflayıp parçalanmasından sonradır. Biraz efsane karışımı belirsiz
ilk dönemleri çıkıp da Roma tarihini M.Ö. 7. yüzyıldan başlatırsak ve
Constantin/İstanbul'un işgali ile yani 1453'de bitirirsek ortaya
yaklaşık 2000 yıllık bir devasa egemenlik dönemi çıkıyor. Dünya
tarihinde Sümerler hariç hiç bir uygarlığa nasip olmamış uzunlukta bir
egemenliktir bu.
Roma egemenliğinin dayandığı iki temel var. Birisi kölelik, diğeri
işgaller. Roma devleti işgaller sayesinde eyaletlerden elde ettiği
geliri merkeze yığan ve merkezde nerdeyse hemen hiç üretim yapmayan bir
imparatorlukdu. Yiyecek ihtiyacı dahil herşey eyaletlerden geliyordu ve
Roma yurttaşlarının yaptığı tek iş askerlikti. Bu durum yıkılış
döneminde büyük felaketlere yol açacaktır. İmparatorluk, yeni ele
geçirilen bölgeleri talan ederek askerleri ve merkezin giderlerini
karşılıyor, bunu sürdürebilmek için de sürekli büyümek ve yeni işgal
bölgeleri bulmak gerekiyordu. Aynı sistematik işgal ve talan politikası
İslamiyet'in birleştirdiği Araplar ve ardından Osmanlı tarafından da
uygulanacaktır.
Romanın genişlemesini wikipedi'deki haritadan görebilirsiniz
http://tr.wikipedia.org/wiki/Roma_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu
Roma tarihi oldukça zengin bir tarih. Özellikle bir cumhuriyet
olması, yılda bir seçimler yapılması, meclislerindeki ateşli
tartışmaları, büyük hatipleri ve savaşları ile, demagoji ve
entrikaları, askeri diktatörlükleri ile oldukça renkli bir dönem.
İmparatorları içinde en çok Sezar bilinir ama aslında Sezar'ın ardından
tahtı ele geçiren gelen Octavianus yada sonraki adıyla Augustus (doğ.
M.Ö. 63 - öl. M.S. 14) tartışmasız bir şekilde en güçlü iktidar
sahibidir.Octavianus ile birlikte Roma cumhuriyeti ilginç bir
cumhuriyet haline gelir. Meclis varlığını sürdürür ama soytarıya
çevrilmiştir. Roma gücün zirvesine ulaştığında zaten zar zor giden
cumhuriyeti iyice budar ve adeta bir hanedanlığa dönüşür. Artık
hanedanlıklar dönemi başlamıştır.
Augustus'un devamı olan hanedanlığa Julio-Cladius hanedanlığı adı
verilir. Roma gücün doruklarında çürümeye bu hanedanlıkla başladı.
İmparatorluk daha bir süre devam edecektir ancak giderek daha da
bozulacak ve sonunda barbar istilaları ile yeni bir döneme
girilecektir. Julio-Cladius hanedanının Augustus'tan sonraki ilk
imparatoru Tiberius'tur, kendi komutanları tarafından hasta yatağında
yastıkla boğularak öldürülür ve yerine askerlerin pek sevdiği Kaligula
geçer. Kaligula ve ardından gelen Kladius ve Neron'u anlattığımızda
gücün doruğundaki Roma'nın nasıl bir çöküş yaşamakta olduğu daha iyi
anlaşılacaktır.
10/3/2007
Tiberius'un öldürülmesinin ardından askerlerin ve halkın sevimç gösterileri ile Kaligula tahta oturur. Halk kurbanlar kesiyor ve ona "Güneş" diye sesleniyordu. Askerler ise asker ayakkabısı "kaliga" sözcüğünden yola çıkarak Kaligula adını takmıştı ona. Böylece askere yakınlığını belirtiyorlardı.

Kaligula'nın iktidarının ilk yılları pey iyi geçti. Halka buğday dağıttırıyor, eğlenceler düzenliyordu. Senato'ya da saygılı davranıyordu. Aslında ortada cumhuriyet adına pek bir şey kalmamıştı ama Kaligula'nın aklında yine de Mısır kralları gibi sınırsız yetkide bir mutlak monarşi vardı. Küçük başarılarını abarttı ve halkın sevgisine dayanarak iyice şımarmaya başladı. Mısır tutkusu ile Tiberius zamanında yasaklanan İsis kültünü serbest bıraktı önce. Sonra Mısır'dan özel bir gemiyle getirttiği dikilitaş Roma'ya dikildi. Mısır hastalığı bir tutku olmuştu Kaligula'da. Kızkardeşi ile evlenmeye de hazırlanıyordu ki kızkardeşi vakitsiz bir şekilde öldü. Tutu onu tanrılaştırdı, kendisini de tanrılar katına çıkarmaya çalıştı ve Jupiter görünümünde dolaşmaya başladı.

Kaligula'nın çılgınlıkları anlatılır gibi değildi. Çok sevdiği atı için özel ve pek lüks bir saray yaptırdı; konsül seçtirmeyi tasarladığı da söylenir bu atı. Paha biçilmez değerde incileri sirkede erittirip içermiş ve davetlilerin önüne altından ekmek ve yemek koydurur yedirtirmiş.
Bunlar tarihçi Suetonius'un anlattıklarının bir bölümü!
(Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İlkçağ, s. 505)
Elbette bütün bunlar büyük harcamalar gerektiriyordu ve vergilere yükleniliyordu. Kaligula'ya karşı tepkiler giderek arttı ve Kaligula giderek daha despot olmaya başladı. Muhafız birliklerinin başını bile öldürttü. Ancak 4 yıllık bir iktidaron sonunda M.S. 41 yılında kendi subayları tarafından sarayın karanlık koridorlarında öldürüldü. Öyle bir kin toplamıştı ki, karısı ve bir yaşındaki kızını bile öldürdüler.
10/3/2007
Kaligula'nın ölümünden sonra tahta amcasının oğlu Klaudius geçti. Romalılar şimdi de onu istiyordu. Kaligula'Yı öldürenler sarayın bir köşesinde korkuyla gizlenmiş olan Klaudius'u alıp imparator ilan ettiler. Klaudius pek istemeyerek de olsa tahta çıkmış oldu. Aslında sağlık zorunları olan, zayıf bünyeli biriydi. Devlet idaresinden de pek anlamıyordu. Yine de Klaudius'un 13 yıllık saltanatı Roma'nın en parlak dönemlerinden biri oldu ve monarşik rejim daha da sağlamlaştı. Artık kimse Cumhuriyet'ten bahsetmiyordu.
Klaudius içerde geniş bayındırlık çalışmaları yaptı, devlet yönetiminde ise yetenekli azat edilmiş köleleri kullanmayı denedi. Bu yöntemi oldukça da başarılı oldu. Bu eski köleler Senato'yu ve eski aristokrasiyi arka plana itip kendi ceplerini doldurmaya girişseler de imparatorluğun merkezileşmesini sağladılar. O zamana kadar eyaletlerden daha yüksek bir yerde kabul edilen ve eyaletleri sömürerk geçinen Roma ile eyaletler yakıonlaşmaya başladı. Eyaletlerin sözü de devlet yönetiminde öne çıkmaya başlıyordu.

Başarılı devlet yönetim mekanizması dışarıya doğru büyümeyi de kolaylaştırdı. Roma büyümenin son sınırlarına yaklaştı. İngiltere'nin fethi Kladius'a nasip oldu ve adı da İngiltere fatihine çıktı. Doğu'da Karadenizin en uzak köşelerine kadar ulaşıldı, Ermenilere bir kez daha Roma egemenliği kabul ettirildi, Juda (İsrail/filistin) yeniden eyalet haline getirildi, hatta Afrika'da Moritanya'da bile iki yeni eyalet oluşturuldu.
Klaudius evlilikleri ile ünlüdür. Zaten onu mahveden de bu evlilikleri olmuştur. 4 defa evlenir. Bu evliliklerinden rahatlıkla bir roman yazılabilir. Tarihçi Tacitus'a göre 3. karısı Messalina bir nimfomanyak'tır. Onun bir gecede kaç kişiyle yatabileceği konusunda fahişelerle yarışa girdiğini yazar. Hatta Klaudius seyahatta iken sevgilisi Gaius Silius ile açıkça evlenir. Niyeti Silius ve etrafına almayı başardığı bir takım kişilerle Klaudius'a suikast yapmaktır ancak Klaudius baskın çıkar ve hepsini idam ettirir.
Kladius kadınlardan yakasını kurtaracak gibi değildir. Başına bunca şey geldikten sonra bile gider bu sefer de Augustus'un torunu, başı göklerde ve tutkulu bir kadın olan Agrippina ile evlenir. Bu evlilik Agrippina'nın da 3. evliliğidir. Agrippina Kladius'u tamamen kontrolü altına alır ve hatta ilk evliliğinden olan ve kişilik bozuklukları olan oğlu Neron'u evlat edinmesini ve "gençliğin prensi" ilan etmesini sağlar. Çok geçmeden de Klaudius'u zehirletir ve yerine oğlunun geçmesini sağlar.
Görüldüğü gibi Klaudius devlet yönetiminde başarı olsa da bireysel yaşamında son derece zayıf bir kişiliktir. Bütün bunların bu kadar rahat yaşanabilmesinin en önemli nedeni Cumhuriyet'in bütün mekanizmalarının kötürüm edilmiş olmasıdır. İmparator ne isterse yapar, kimse karşısına çıkamaz. Doğu despotları gibi bir hakimdir artık Roma imparatorları da.
10/3/2007
Julio-Klaudius hanedanının son imparatoru Neron tahta çıktığında henüz
erginleşmemiş bir çocuktu. Bu olay aslında Roma cımhuriyetinin artık
tümüyle bir monarşiye dönüşmüş olduğunun da göstergesiydi. Aynı zamanda
onun iktidara gelişi bir tür saray darbesi idi. Annesi Agrippina'nin
ve onunla işbirliği içindeki egemenlerin iktidarı ele geçirme
girişimiydi ve gerçekten de bu sınırsız güçteki imparatorluğu ilk 5 yıl
bunlar yönettiler. Hatta bazı askeri başarılar da elde edildi. Doğu'da
Ermenistan'ı Partların ele geçirme girişimi püskürtüldüğü gibi
Gürcistan ve öteki kafkas kıyıları da ele geçirildi. 63 yılında Pontus
da eyalet haline getirildi, Kırım işgal edildi ve Karadeniz tamamen bir
Roma içdenizi haline getirildi.

Neron biraz büyüyünce kendini göstermeye başladı. Yaratılıştan şehvetli
ve vahşi bir karakterdeydi, aslında düpedüz sa-pıktı. Ona göre doğu
imparatorlarının ilkesi geçerliydi: "Hükümdara herşey serbestti" Saray
ve Roma akıl almaz bir rezilliğin ce skandal dolu eğlencelerin yatağı
olup çıktı. İpleri eline alması o kadar kolay olmayacaktı, ilk
uzlaşmazlığı annesiyle oldu ve Neron hemen gerekeni yapıp annesini
öldürttü.
Klaudius'un devlet yönetimine yerleştirdiği azatlıları atıp
yerlerine her emri uygulayacak karakterde olanlar getirildi. Devlet
yapısını baştan aşağı değiştirdi. Annesiyle birlikte kendini tahta
çıkaran Seneca'yı da sürgüne gönderdi, askeri işlerin başına geçirdiği
adam ise bir tür man-yaktı. Eşi olan Klaudius'un kızı Octavia'yı da
sürgüne gönderip orada öldürttü. Ardından evlendiği kadın ise Neron'un
annesini öldürmeyi birlikte tezgahladığı Poppea idi. Tacitus bu kadın
için şöyle diyor: "Her şeyi vardı: Güzellik, zeka, zenginlik. Kalbi yoktu yalnız!"
Ancak Neron birgün onu da karnını tekmeleyerek öldürdü. Tarihçi
Suetonius'a göre ikinci çocuğuna hamileydi o sırada. (M.S. 65) (Bu
arada Nero hakkında olumsuz yazılar yazan tarihçilerin senato yanlısı
olduğu ve gerçekleri abarttıkları şeklinde bir eleştiri de var ancak
yine de bir gerçekliğinin olduğu aşikar)

Neron'un Altın Evi
Neron'un sefahat düşkünlüğü de anlatılacak gibi değildi. Roma tarihinde
görülmemiş bayramlar ve eğlenceler yapılıyordu. Saray hizmetçileri bile
lüks giysiler giyiyor, katırlar gümşten nallanıyordu. Görülmemiş
görkemli yapılar inşa ediliyordu. "Altın ev" (Domus Aurea) bunların
başında geliyordu. Roma'daki birkaç mahalleyi kapsayacak büyüklükteki
bu saray bittiğinde Neron şöyle söyler: "Sonunda, insan gibi bir evde oturacağım!"
Neron'Un bu sefahat düşkünlüğü elbette hazineyi hızla tüketiyordu,
askerlerin paraları ödenmemeye, emekli maaşları verilmemeye başlandı,
paranın ayarı düşürüldü. Roma zenginlerinin mallarına el konulmaya
başlandı. Diğer taraftan da halkı oyalamak için spor ve tiyatrolara
ağırlık verildi. Aslında bunlar Neron'un kişilik bozukluklarının da
ifadesiydi. Edebiyata ve müziğe çok düşkündü ve çevresindekilerin
pohpohlamasıyla kendini bir dahi olarak görmeye başlamıştı. Bu yüzden
sahneye çıkıp rol yapıyor, şarkı söylüyor, eğlencelerde at üstünde
gösteriler yapıyordu. Hatta 67 yılında Yunanistan'a bir sanat turnesine
bile çıktığı ve olimpiyat oyunlarına bizzat katıldığını biliyoruz.
64 yılının 18 Temmuz gecesinde meşhur Roma yangını çıktı ve günlerce
sürdü. Roma'nın 14 mahallesinden 4'ü tamamen, 7'si de kısmen yandı. Bu
sırada Neron bir kuleden kentin yanışını seyrediyor ve hayran hayran
Troya'nın düşüşü üzerine mısralar söylüyordu. Aslında yangın iktidarın
savsaklamalarının sonucuydu ama Neron bir sürü masum insanı şehri
yaktılar diye suçlayıp işiitilmemiş işkenceler yaptırdı onlara.
Neron'a tepkiler giderek artmıştı ve ilk olarak muhalif soylular
harekete geçtiler ve bir komplo düzenlediler ama başarısız oldu.
Aralarında Seneca'nın da olduğu komplocular kendilerini öldürmeye
mahkum edildi
Roma halkı da nefret duyuyordu Neron'a artık ama asıl yıkıcı darbeler
eyaletlerden geliyordu. Arka arkaya isyanlar patladı. Juda'da iki de
bir çıkan isyanlar artık önlenemez hale gelmişti. Britanya ayaklandı,
onbinlerce insan öldürüldü ama ayaklanma sürdü gitti. Juda'daki
ayaklanma bastırlamamıştı ki bu sefer de Galya'da bir ayaklanma patlak
verdi.
Neron hükümeti şaşkınlık içindeydi. Bir taraftaki ayaklanmayı
bastırmaya çalışırken başka bir taraf ayaklanıyordu. Neron akıl almaz
planlar kuruyordu kafasında. Başkaldıranların önüne çıkıp, elinde sazı
onları büyülemeyi düşünüyordu; hatta dekorların hazırlanması ve
oyuncuların toplanması emrini bile verdi. Olan bitenin bilincinde
değildi kısaca. Önce gözdeleri ona ihanet etti. Muhafız birlikleri
başka bir imparator adayı için ayarlandı ve Senato Neron'u "halk
düşmanı ilan edip ölüme mahkum etti. Herkes Neron'u terketmişti, kaçma
girişimleri sonuçsuz kalınca kendini ölüdrmekte buldu çareyi. Ölürken
şöyle diyordu: "Dünya ne kadar da büyük bir sanatçı kaybediyor benimle!"
10/3/2007
Neron'ın düşüşü ile birlikte ortalığa bir söylenti yayıldı. İmparator
Roma'nın dışından seçilecekti. Bu haber devasa sınırlara sahip
imparatorlukta bir sevinç dalgası yarattı. Ama bu işlerin kolay
olmayacağı ortaya çıkacaktı.

Bu noktada Roma imparatorluğu'nun ordusuna bakmamız gerekiyor. Ordu
kabaca 3 gruptan oluşuyordu. En büyük ve güçlü ordu Ren ordusuydu, doğu
Avrupa'dan Karadenizin doğusuna kadar olan bölgede ise Tuna ordusu
bulunuyordu. Suriye, Filistin ve Mısır'da ise Doğu ordusu üslenmişti.
Her bir ordunun kendi içinde gelenekleri, zafer yıldönümleri vardı.
Geleneksel olarak da çıkarları açısından da ordular kendi içlerinde
bütünleşmişlerdi.
Neron'un yerine önce İspanya valisi Sulpius Galba geçer. 72 yaşındaki
bu diktatörlük düşmanı askerlere karşı sert bir tutum içindeydi. Daha 7
ay geçmeden Muhafız birliklerini satın alan Othon, Galba'yı öldürttü
ama o da ancak üç ay tutunabildi. Ordular kendi komutanlarının
imparator olmasını istemeye başladılar. Ren ordusu kendi
generallerinden biri olan Vitellius'u imparator ilan edip Roma'nın
üzerine yürüdü. Othon, 70 bin kişilik güçlü lejyonlardan oluşan Ren
ordusunun karşısında direnmeye çalıştı ancak yenildi ve kendi kılıcıyla
hayatına son verdi. Dio Cassius'a göre bu savaşta 40.000 kişi öldü.
Neron ve Kladius'un pohpohlayıcısı, iğrenç bir kişilik olan Vitellius
ordusunun başında Roma'ya girdi ve ne yaptı dersiniz? Roma'yı
yağmaladı. Bir ordu kendi başkentini yağmalıyordu. Günlerce süren
tecavüz, yağma ve talan şehrin altını üstüne getirdi.

Ren ordusunun Roma'Yı ele geçirmesi Tuna ve Doğu ordusunu iyiden iyiye
rahatsız etti. Doğu ordusu birçok defa Ren ordusu karşısında Tuna
ordusuna destek vermişti. Yine öyle oldu. Ren ordusunun Roma'yı
yağmalamasından birkaç ay sonra bu sefer Tuna ve Doğu ordusu birlikte
Roma'nın üstüne yürüyüşe geçti. Doğu ordusunun komutanlarından Flavius
Vespasianus'u imparator ilan etmişlerdi. Daha birkaç ay önce Ren
ordusunun muhafız ordsusuyla savaştığı yerde bu sefer Doğu ve Tuna
orduları, Ren ordusuyla savaşıyordu. Roma kanlı sokak savaşlarıyla
alındı. Vitellius vahşice öldürüldü. Senato korkusundan ne yapacağını
şaşırmıştı. Vespasianus' imparatorluk ünvanı verdi hemen. Böylece
Falvius'lar dönemi başlıyordu.
10/3/2007
Roma, Klaudius hanedanı'nın ardından Falvius'larla bir yükseliş yaşar.
Ancak bütün bu dönemsel büyümeler geçici olacaktır. Çünkü Roma aslında
içerden çürümüştür. Hiçbir üretimin yapılmadığı, halka ekmeğin bile
devlet tarafından dağıtıldığı, üretimsizlik merkesinde cumhuriyet de
tümden kaybolmuş ve sert bir monarşi sürüyordu. Bu ortam kültürel
yaşamın da çürümesi demekti. Antik Yunan'dakine benzer bir süreci
Roma'da görmek mümkün. İktidarlar mutlakiyete dönüştükçe kültürel hayat
da materyalist felsefeden mistizm'e, sanatsal yaratıcılıktan
yüzeyselliğe doğru kayıyordu. Zaten imparatorluk her türlü sosyal
düşünceyi, özellikle de halktan gelenleri bastırıyordu.
Bu baskılar karşısında sanatın her alanında özün biçime feda
edildiği, özentili ve yapmacık bir biçimciliğin öne çıktığı görülür.
Trajedyalarda ağdalı, anlaşılması güç ve karmaşık bir dil kullanılır.
Aşırı duygusallıklarla dolu ve yapmacık eserlerdir çoğu. Roma
edebiyatının en önemli türlerinden olan Yergi ise artık siyasal
olayları eleştirmekten çıkıp, sıradan ahlaka aykırı davranışlarda
bulunan insanların dergilenmesine dönüştü. Örneğin Martialis, kibar
fahişeleri, şarlatan hekimleri, kurnaz meyhanecileri alay konusu
yapıyordu. Bir yüzyıl sonra gelecek olan Apuleius ise çok sayıda mistik
öğe ile bezenmiş öyküler yazıyordu. Sihir, büyü, inanılmaz mucizeler,
düş ve mistik, yergi, erotik sahneler bribirine izlerdi eserlerinde. Bu
tür eserler büyük beğeni topluyor, adeta insanların Roma'nın
çirkinliğinden kaçıp sığındıkları bir liman oluyordu.
Bu kültürel çöküşün en belirgin özelliklerden biri tiyatroda ciddi
türlein (trajedi ve komedi'nin) yerini "mim" adı verilen ve patavatsız,
açık saçık kaba güldürülerden oluşan, şatafatlı ama duygudan yoksun
"peri oyunları"na bırakmasıdır. Roma'da sirkler ve araba yarışları
büyük beğeni görür olmuş, bunlara Gladyatör eğlenceleri de eklenmişti.
Aynı dönemde bilimsel alanda da bir çöküş yaşanıyordu. İnsan aklına
olan güven iyice kaybolmuştu. Cumhuriyetin son döneminde kendisini
başrahip ilan etmiş olan Sezar gibi imparatorlar bile gizemli, mucizevi
şeylerle alay ederken, mistik düşünceler ancak en cahil kesimlerde
etkili olurken, şimdi aydın kesimlerde bile ateşli taraftarlar
buluyordu. Tarihçi Tranquillus'un "On İki Sezar" kitabında ilk
imparatorların yaşamlarını bir yığın, kehanet, mucize ve doğaüstü
olayal açıklar. Bir zamanlar gülünen "boş masallar" imparatorluğun
heryerinde büyük bir istekli kitlesi buluyor ve her cinsten
sihirbazlar, büyücüler, müneccimler, kahinler Roma'da laynaşıp
duruyordu. O kadar ki imparatorluk bu kişilere önlemler almak için
bazen sert yöntemler kullanmaya çalışıyor, sürügüne yolluyor,
öldürtüyordu. Ama bunların hiçbir faydası olmadı, devletin en üstüne
kadar her kesim bu salgına tutulmuştu. Klaudius resmen bir kahinler
okulu açmış, Hadrianus da astroloji ve büyücülükle uğraşıyordu.
Roma sosyetesi eski Roma inancını şiddetle destekliyordu. Yeniden
canlanan dinsel derneklere akın ediyorlardı. Arkaik, anlaşılmaz dilde
okunan dualar, vahşi danslar, "İmparatorluk kültü" rağbet görüyordu.
Senato'nun kararı ile ölmüş imparatorlar tanrılaştırılıyordu. Hatta
"Augustus'a tapanlar" derneği bile vardı.
Doğulu gizemler de imparatorlukta hızla yayılıyor ve izleyici buluyordu
kendine. Kaligula'nın Mısır hastalığından ve İsis kültünü getirme
çabasından bahsetmiştik. Klaudius zamanında Küçük Asya kökenlki "Ana
Tanrıça" Kibele ve yamağı Attis de güç kazandı. Flavius'lar zamanında
ise Doğu ordusunun Roma'yı ele geçirmesi sayesinde doğu eyaletlerinden
İranlı bir kült, "ölümü yenen" Mitra kültü getirildi. Suriye'nin Güneş
kültü de izleyici buluyordu.
Son olarak Kudüs'ün Roma ile çatışmalarından sonra imparatorluğun
çeşitli yerlerine dağılan Yahudi diasporasının yaymaya başladığı Yahudi
tektanrıcılığı, beraberinde yığınla mezhebiyle birlikte geldi ve pek
büyük bir yayılış gösterdi.
Tam bir "manevi hazırlık" dönemiydi bu. Hıristiyanlık işte bu ortamda
doğdu ve karşısında birsürü doğaüstü zırvalığı büyük bir açlıkla
dinleyen bir dinleyici topluluğu buldu.
10/3/2007
Hristiyanlığa ait günümüze kalmış ilk metinler MS. 2. ve 3. yüzyıla
aitler. Başlangıçta sözlü bir gelenek olarak gelişen anlayışın yazıya
dökülmüş ilk metinlerinin hangileri olduklarını ve ne zaman
yazıldıklarını tespit etmek de oldukça güç. Ancak kabaca MS. 70-90
yılları diyebiliriz. Yeni Ahit'in ilk dört kitabı Matta, Markos, Luka
ve Yuhanna'nın yazılış tarihleri belki de son kitap olan Yuhanna'nın
Vahiy'inden daha yakın bir tarih olabilir.
Hıristiyanlığın gelişimine dair en güzel açıklamaları da yine bizzat
Yeni Ahit'te bulabiliriz. Havarilerin İşleri kitabı kilisenin kuruluş
sürecini açıklar. Hıritiyanlığın Yahudi dinsel yapısından kopuşunu
anlayabilmek için dönemin Yahudi mezheplerine kısaca bakalım.
Babil sürgünü ile başlayan süreçten bu yana, yani Yeşaya'nın
peygamberliğini ilan edip boynunun vurulmasından beri İsrail dinsel
anlayışında kıyametçi yaklaşımın geliştiğini daha önce başka bir yazıda
açıklamıştım.
http://sargon.blogcu.com/ibrani_uygarligi_nasil_olustu/
Artık peygamberler birer kral, hakim değil, birer kurtarıcı sayılmaya
başlandı. İsrail halkının gelecek olan kralı, kurtarıcısı ve Mesih'i
idi. Bu geliş bir felaket, bir tufandı. Öyle ki Daniel ve Hanok
kitapları kıyamet kitapları olarak kabul edilir. Roma döneminde de
Yahudiler dönem dönem baskı gördüler. Milliyetçi-dinsel yapısı ile Roma
egemenliği karşısında ayaklanmaya ve direnişe uygun bir zemini vardı
Yahudi dininin. İsrail çok sayıda başarısız isyan girişimine sahne
oldu. Hatta bir dönem Şabat günü, sünnet ile Tevrat bulundurmak bile
yasaklandı. Bu çalkantılı dönemlerde gelişen mezheplerin aralarındaki
ayrılıklarda siyasal sürecin ne kadar belirleyici olduğu görülecektir.
Vaftizci Yahya'nın ortaya çıktığı dönemde 4 Yahudi mezhebinden sözedilir. Bunlar:
Ferisiler: Sadukilerle birlikte
iki büyük gruptan biri. Ferisiler gelenekçi Yahudilerdi. Eski Ahit'e
sıkı sıkıya ve aynı zamanda biçimsel olarak da bağlılardı. Kıyamete,
yeniden doğuşa, meleklerin ve cinlerin varlığına inanıyorlardı. Yeni
Ahit metinlerinde İsa ve havarilerinin çatıştığı mezhep olarak adları
sık sık geçer. Hıristiyanlığın en önemli ismi Pavlus bu gruptan
gelmeydi.
Sadukiler: Ferisilerin
gelenekçi bağlılıklarına tepki olarak gelişmiş, biçimsel kabulleri
reddeden ancak buna karşın toplumsal huzursuzluk yaratabilecek herşeyi
reddeden bir akım. Kıyamete ve yeniden doğuşa inanmaz, doğaüstü melek,
cin gibi varlıkarı kabul etmezlerdi. Bu özelliğiyle egemen Yahudi
sınıflarına uyuyordu.
Zelotlar: Bunlar en radikal ve
Yahudi milliyetçisi Mesih'çi gruptu. İsyanlarda öne çıkmışlar ve çok
sayıda Roma yanlısını katletmişlerdi. Ferisiler gibi gelenekçilerdi.
İsa'nın havarileri arasında Partizan Simon bu gruptan gelmeydi.
Esseniler: Bu grup hakkında
bilgiler son yıllarda bulunan Kumran metinlerine kadar oldukça azdı.
Bunun en önemli nedeni de gizemli bir yapıları olmasıydı. Ancak Kumran
metinleri ile birlikte bu mezhebin hıristiyanlara olan büyük
benzerlikleri ortaya çıktı. Öyle ki kimileri İsa'nın bir Esseni
olduğunu ve Essenilerin ezoterizmini daha basitleştirerek anlattığını,
Essenilerin de daha sonra tamamen hıristiyan olduğunu ileri sürüyorlar.
Gerçekten de Esseniler gizemli bir biçimde ortadan kaybolurlar.
Esseniler ve Hıristiyanlar
Essenilerin metinleri aslında Yeni Ahit'te kullanılan bazı
deyimleri de açıklamıştır. Ancak yine de birerbir bir benzerlik
sözkonusu değildir. Esseniler katı bir manastır yaşamı sürerken
hıristiyanlar halkın içinde yaşıyorlar ve bir misyoner cemaati
oluşturuyorlardı. Her ikisi de Mesihçi ve kıyametçiydi, ancak Esseniler
iki Mesih bekliyorlardı. Biri onları kutsayacak kahin-Mesih, diğeri
savaşın başına geçip zafer kazanacak kral-Mesih.
Ruhbandan olmayanlar aynı hıristiyanlardaki gibi maddi kaynakları
bulmakla sorumluydu. Yönetici gruba rabbim deniyordu, ki Yeni Ahit'teki
sözcüğün anlamı Kumran metinleriyle açıklık kazanmıştır. Ruhban'dan
olan 12 kişi ve 3 rahip ise iç halkayı oluşturuyordu. En yüksek makam
"müfettiş"lik yada "çoban"lıktı.
Gruba yeni katılanlar için cemaatle bütünleşmek için erginleyici
vaftizi ve yılda bir kez yapılan suyla arınma ritüeli vardı. Aynı
hıristiyanlarda olduğu gibi "ekmeğin bölünmesi" ve birlikte yenilen
Mesih'in şölen sofrası vardı. Cemaat üyeleri evlenemezdi, çünkü kutsal
savaşın neferleriydiler. Hıristiyanların ilk iki yüzyıllık sürecinde
apokalipsçi ve batıni gelenekler korunmuştu.
Bir çok ortak özellik olmasına karşın Essenilerde İran etkileri
hıristiyanlığın sonraki metinlerine göre daha belirgindir. Bu
özellikler daha sonra Gnostiklerde belirgin şekilde korunmuştur.
10/3/2007
Hıristiyan öğretisi zaman içinde bazı değişiklikler yaşadı. Bu yüzden
kutsal metinlerini anlayabilmek için aslında çeşitli Yahudi
öğretilerine, özellikle de Essenilere ait bilgimizin olmasında fayda
var. Yuhanna'nın metinlerinde sıkça geçen "ışık" üzerinde durmak
aydınlatıcı olabilir.
Essenilere göre dünya iki ruh arasındaki savaş alanı idi. Gerçeğin Ruhu
( Işık Prensi yada Hakikat Meleği) ışık idi, buna karşın Kötülük ve
Yozluk Ruhu ise Karanlıklar Prensi idi. Bu anlayış Gnostiklerin başlı
başına bir edebiyat yaratmasına yol açmıştı.
Yeni Ahit'te İsa sık sık ışık olarak tanımlanır. Ayrıca vaftizci Yahya,
kendinin su ile vaftiz ettiğini, gelecek olanın, yani İsa'nın ise
ışıkla vaftiz edeceğini söyler. İsa'nın doğduğu gün, doğudan
gökbilimciler gelir ve Yahudilerin yeni doğan kralına tapınmaya
geldiklerini söylerler. Bu da bir İran etkisidir. 6 Ocak'da hıristiyan
ülkelerinde kutlanır. Bu kişiler İsa'nın yıldızını gördüklerini
söylerler.
İsa, Ferisilerle yaptığı tartışmalarda şöyle der:
"Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler.
Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret
eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz." (Yuhanna,
3:19)
Ardından da Ferisileri iblisin yani kötülüğün oğulları olarak niteler.
Bu ışık Kutsal Ruh'tur ve İsa tarafından öğrencileri olan
Havarilere de verilir. İsanın ardından öğrencileri de kutsal ruh
sayesinde birçok mucizew gerçekleştirirler. Hastaları iyi ederler,
ölüleri diriltirler. Habercilerin İşleri'nde bu ışık üzerine yapılan
ilginç bir tartışma vardır. Havarilerin (elçilerin) ellerini insanların
üstüne koyarak kullandıkları bu büyülü ışığı gören Petrus havarilere bu
ışık karşılığında para teklif eder.
Elçilerin bu el koyma hareketiyle Kutsal
Ruh`un verildiğini gören Simun onlara para teklif ederek, “Bana da bu
yetkiyi verin, kimin üzerine ellerimi koysam Kutsal Ruh`u alsın” dedi.
(Elçilerin İşleri: 8:18-19)
Hıristiyanlıktaki "ışık" inancı belirgin bir İran etkisidir. Ezoterik
özellikleri dolayısıyla birçok mezhebin de doğmasına zemin oluşturu.
Hıristiyanlık daha sonra Roma kontrolüne girip yeni biçimler
alacaktır ama başlangıçta son derece belirgin bir Roma düşmanlığı
yapmaktadır.
10/3/2007
Yeni Ahit'in en ilginç metni hiç kuşkusuz Yunanna'nın Vahyi'dir. Metin
M.S. 68 yada 69 yıllarında yani Neron'un son dönemi yada ardından gelen
yukarda anlattığımız karmaşa döneminde yazılmış. Yazar, Patnos
adasından küçük Asya'daki Mesih yanlılarına seslenir. 7 Kilise diye
ifade ettiği şey anadoludaki yeni oluşan küçük hıristiyan
topluluklarıdır. Henüz Hıristiyan adı kullanılmamaktadır. Yuhanna
görümlerinden (rüya, hayal) söz eder. Dünyanın sonunun yakın olduğunu,
Babil'in yani büyük fahişenin cezalandırılacağını söyler. O dönem Babil
falan kalmamıştı, yazarın kastettiği Roma idi. Apokalips biçimindeki
tek Yeni Ahit metni olan "Vahiy"de oldukça sert, Kuran'ı andıran bir
dil vardır. Yazarın Roma'ya duyduğu öfke her satırda hissedilir.
Başlangıçta küçük, sıradan bir Yahudi mezhebi olan hareket giderek
bir halk hareketi niteliği almaya başlar. Küçük Asya, Suriye, Mısır'dan
başlıyarak Roma'nın batı eyaletlerine doğru yayılmaya başlar. Başlarda
yaşanan sorun milliyet sorunu olmuştur. Yahudilik İbrahim'in
torunlarından çıkıp farklı ulusların dine haline nasıl gelecektir?
Burda Havari Pavlus'un katkısını anmadan geçemeyiz. Diğer ulusların
elçisi olarak öne çıkıp mezhebin dar ulusal çerçevesini kıran o
olmuştur. Yahudiliğe özgü sünnet ve kurban tartışmalarında Pavlus çok
net bir tavır alır. Çıktığı geziler ve Tevrat'a getirdiği yorumlarla
yeni dinin hedef kitlesini hızla genişletir. Halbuki İsa bile sadece
Yahudilere gönderilmiş olduğuna dair sözler sarfetmiştir.
Aslında Yuhanna'nın vahyi de, Pavlus'un doktrinel çabaları da henüz
pek bir önem taşımaz. Bu inanışa bağlı olan insan sayısı azdır ve belli
belirsizlikler taşımaktadır. II. yüzyılın başlarında bile içine her
çeşit masal, efsane ve mitosların karıştığı her türden vaazlar,
mektuplar, "vahiyler", yığınla kilise (inanan topluluğu) arasında
dolaşıp durmaktadır. Yuhanna ve Pavlus yaşamlarında bu karmaşanın
önemsiz bir parçasıydı. 66 yılında Yahudilerin Roma'ya karşı isyanı ve
büyük bir felaketle sonuçlanan yenilgilerinin ardından Yeruşalem'den
dört bir yana dağılan Yahudiler arasında mezhebin ve özellikle
Pavlus'un önemi artar.