Doğuya Yöneliş’in Nedenleri

1/3/2009
Osmanlı Devleti, Yavuz Sultan Selim’den (yada I. Selim) önceki dönemde asıl olarak bir Avrupa devleti görünümündedir. Selim’in babası II. Beyazıt ve dedesi Fatih Sultan Mehmet’in de politikası temel olarak Avrupa’ya yönelmek şeklindedir. İlk olarak Selim ile birlikte Osmanlı doğuya yönelişe başlamıştır.

Osmanlı’nın yüzünü doğuya dönmesinin birçok nedeni vardır. Bunun için doğunun ve Osmanlı devletinin o dönemki durumunu bilmek gerekir. Osmanlı devleti çok çeşitli halkların ve dinsel anlayışların olduğu bir devletti. Devlet yönetimi genellikle sünni müslüman olsalar da her dinden insanın olduğu oldukça karışık bir devletti.

Türkmen boylarında ise çoğunlukla alevi-şii etkiler vardı. Selim’in babası II. Beyazıt döneminde Şahkulu isyanı yaşanır. Bu olay sadece bir iç asayiş sorunu değildi. İran’da Akkoyunlu devletinin yerine kurulan Safevi devleti Osmanlı topraklarında yaşayan Türkmenler üzerinde de güçlü bir nüfuza sahipti. Aynı dini anlayışa (alevi-şii) sahip olmalarından dolayı Safevi devletinin başındaki Şah İsmail Osmanlı devletindeki Türkmenler tarafından bir kurtarıcı gibi görülmekte, adına “şah, şah” diyerek şiirler, türküler yakılmaktaydı.

Safevi devletinin Osmanlı’nın tebasının bir kesimini bu kadar etkilemesi ciddi bir çatışma nedeniydi. Safevi devleti doğuda böyle bir etkiye sahipken Memluk devleti de güney Anadolu hatta orta Anadolu’ya kadar etkisi olan bir devletti. Memluklar aslında Mısır merkezli olmalarına karşın toprakları Anadolu’nun içlerine kadar uzanıyordu. Memluk devleti Türkler ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Bunun dışında halifelik Memluk devletinin elinde yani Mısırdaydı. Moğolların Bağdatı ele geçirip, halifeyi öldürmelerinden sonra oğlu Mısır’a kaçıp orda halifeliği sürdürmüş ve o zamandan beri halifeliğin merkezi Mısır kabul edilmişti. Dolayısıyla Memluk’ların da Osmanlı’da yaşayan topluluklar üzerinde bir etkisi vardı.

Aslında bu dönemin haritalarını şöyle bir gözönüne getirirsek Osmanlı devleti Trakya merkezli bir Avrupa devletiydi. Anadolu ise Memluk, Osmanlı ve Safevi devletinin etki alanında olan bir bölgeydi. Bu devletler arasında çok kapsamlı savaşlar olmuyordu, daha çok aradaki tampon bölge denilebilecek Dulkadiroğlu ve Karaman beyliğinin topraklarında küçük çatışmalar oluyordu.

Osmanlı devleti Yavuz Sultan Selim dönemine kadar sürekli Avrupa’ya akınlar düzenlemişti. Selim’in babası II. Beyazıt’ın hemen hemen bütün seferleri Avrupa’ya dönüktür. Doğudaki çatışma alanlarına fazla önem verilmemiş, büyük ordularla doğuya seferler düzenlenmemiştir. Ancak Yavuz ile birlikte doğuya yöneliş gündeme alınmıştır. Burda da Osmanlı’nın karşısına çıkan iki önemli güç doğuda Safeviler, güneyde ise Memluklar olacaktır. (Bakınız haritalar. “osmanlı yayılması” olarak adlandırdığım haritada sarı renkli kısımlar 1451’deki Osmanlı devletinin durumunu gösterir. Yavuz’un babası döneminde eklenen kısımlar ise mor renkli. Karaman beyliği dışında doğuya yöneliş yoktur. Yeşil renkli bölüm ise Yavuz’un seferleri. Görüldüğü gibi Yavuz sadece doğuya yönelmiş.)

Osmanlı’nın doğuya yönelişin en önemli nedenlerinden biri birçok kaynakta İpek ve Baharat yolunun denetime alınması isteği gösterilir. Ancak Avrupa ülkelerinin denizcilikte gelişmesi ve Ümit Burnu’nun geçilerek Afrikanın bütün çevresinde ve Hindistan’a kadar olan bölgelerde Avrupalı kolonilerin kurulması ile İpek ve Baharat yollarının eski önemi kalmamıştı artık. Zaten Portekiz ve İspanyol gemicilerinin ana amacı da İpek ve Baharat yolunun üzerinde duran İslam dünyasının elinden bu zenginlik kaynağını alabilmek için Hindistan’a deniz üzerinden ulaşmayı yani İslam ülkelerinin etrafından dolaşmayı başarabilmekti. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı’nın doğuya yönelişini İpek ve Baharat yollarının kontrolünü ele geçirmek isteği ile açıklamak doğru olmaz. Osmanlı’nın doğuya yönelmesinde asıl önemli olan faktör ekonomik değil siyasidir.






Yavuz Sultan Selim daha şehzadeliği döneminde Orta ve Doğu Anadolu’da güçlenmiş olan Kızılbaş ve Şii etkilerine karşı şiddetli bir tepki duyuyordu. Büyük sünni islam alimlerinden sıkı bir islam eğitimi almıştı ve kızılbaşlığı ve şiiliği İslam dünyasının bir baş belası olarak görüyordu. Yavuz birtakım Osmanlı geleneklerini kökünden değiştirmiştir. Örneğin o zamana kadar Osmanlı’daki ahalinin din değiştirmesi için baskı yapma şeklinde bir gelenek yoktu. Her dine özgürlük veriliyordu. Yavuz ise şehzadeliği döneminde Gürcü’lere saldırarak ele geçirdiği topraklarda yaşayan Gürcüleri islamiyete soktu. Tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürme geleneği de Osmanlı’da yoktu. O zamana kadar ki uygulama daha çok bazı bölgelerin kontrolünün diğer kardeşlere verilmesi şeklindeydi. Ama Yavuz’un babası II. Beyazıt döneminde bu yüzden sert çatışmalar ve bölünmeler yaşanmıştı. Yavuz da benzer tehlikeleri yaşayacağını farkedince kardeşlerini tek tek öldürttü. Kardeşlerini öldürtmesine rağmen bundan dolayı çok üzüldüğü, uzun uzun ağladığı ve birçok bağışlarda bulunduğu anlatılır. Yavuz’dan sonra tahta geçen padişahın kardeşlerini öldürtmesi bir gelenek halini aldı.

Sünni din anlayışını yaymak ile şii ve kızılbaş yayılmasını engellemek Yavuz’un hedefiydi. Bu bir taraftan kendi topraklarında sürekli çıkan isyanları uzun vadeli olarak önlemenin hem de İslam dünyasının liderliğine oturmanın en akıllıca yoluydu. Bu hedef Avrupa’lı ve bir tür Bizans mirasçısı gibi görülen Osmanlı’nın yerine bir İslam İmparatorluğu kurmakla sonuçlanacaktı.

Kullandığım kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Yavuz_Sultan_Selim
http://tr.wikipedia.org/wiki/Safevi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Memluk_Devleti
http://www.osmanli700.gen.tr/padisahlar/09index.html
http://www.enfal.de/otarih46.htm

Safevi devleti ile savaş (Çaldıran- 23 Ağustos 1514)

1/3/2009
Yavuz Sultan Selim 1512’de tahta çıkmadan 10 yıl kadar önce 1501’de bugünkü İran’da kurulmuş olan Türkmen devleti Akkoyunlular Şah İsmail tarafından yıkılmış ve yerine Safevi devleti kurulmuştu. Şah İsmail Azeri kökenli bir kızılbaş idi. 1500 yılında Erzincan’da sufi tarikatları ile Türkmen aşiretlerini çevresinde toplamayı başarmış, ardından ElvendMirza liderliğindeki Akkoyunluları da yenerek Tebriz’e girmiş ve 1501 yılında kendisini Azerbaycan’ın Şahı ilan etmişti.


Sah Ismail


Akkoyunlu Devleti de bir Türk devleti idi ama kızılbaş yada şii değil sünni idi, hatta zamanın en büyük sünni Türkmen federasyonu idi. Akkoyunlular da Osmanlı devleti ile çatışmalar yaşamış olsa da Safevilerin iktidara gelişi herşeyi değiştiriyordu. Hatta öyle ki Safevilerin iktidara gelmesi Avrupa devletleri tarafından da sevinçle karşılandı. Safeviler Osmanlı’ya karşı bir Avrupa’ya destek olabilirdi. Osmanlı devleti ise kuruluşunda karışık dinsel ve etnik yapısından dolayı her kesime karşı hoşgörülü davranıyordu ama kontrol etmekte zorlandığı göçebe Alevi Türkmen boylarını baskı altına almaya başlamıştı. Bu durum Safevilerin Osmanlı topraklarındaki alevi Türkmenleri de nüfuzları altına almasını sağlamıştı.

Şah İsmail daha Yavuz’un şehzadeliği döneminde (babası II. Beyazıt döneminde) Osmanlılar ile Memlukların birlikte hak iddia ettiği Dulkadiroğlu beyliğine karşı bir sefer düzenleyip Osmanlı topraklarını çiğneyerek Dulkadiroğlu beyliğine saldırdı. (1507) Ardından da Osmanlı Devleti’ne bir mektup yazıp, topraklarını çiğnediği için özür diledi. Yüzünü Avrupa topraklarına çevirmiş olan II. Beyazıt buna bir tepki vermedi. Memluklar da Dulkadiroğlu beyliği üzerinde hak iddia etmelerine karşın buna ses çıkarmadılar. O dönem Trabzon’da şehzade olan Yavuz’un annesi Dulkadiroğullarındandı ve bu saldırıya tek tepki veren Yavuz oldu. Safevi topraklarına girip Azerbaycan’a kadar olan kısımları ele geçirdi ve dayısı ve dayısının iki oğluna yapılanın intikamını aldı. Yavuz’un Safevilere karşı sessiz kalmayacağı daha şehzadeliği döneminde belliydi. II. Beyazıt ise Şah İsmail’e karşı Orta Anadolu’ya 115.000 kişilik bir ordu yığmakla yetindi. Şah İsmail Diyarbakır’a geri çekilip II. Beyazıt’a büyük babam diye hitap ettiği bir mektup gönderdi.

Şah İsmail 1501’de Azerbaycan’ı ele geçirdikten sonra 1507’de Diyarbakır, 1508’de de Bağdatı alıp tüm İran’ı ele geçirdi. Anadolu’daki nüfuzu da sürekli artıyordu. Yavuz’un kardeşi Ahmet, Safevi devletine sığınmış, Ahmet’in oğlu Murat ise Osmanlı topraklarında zaten gelişmekte olan isyancı kızılbaş hareketine açıkça destek veriyordu. Bir merasim töreni ile başına kırmızı tacı takarak kızılbaşlığını ilan etti. Yavuz tahta çıktıktan sonra Şah İsmail’den Murat’ın kendisine teslim edilmesini istedi.

Safevilere yapılacak bir saldırının bütün koşulları oluşmuş durumdaydı. Ancak bunun için önce içerde bazı önlemlerin alınması gerekiyordu. Birincisi şimdiye kadar hep hırsitiyan ordularıyla savaşmış olan akıncılar bu sefer bir müslüman ordusunun üstüne saldırmakta isteksizdiler. Ayrıca yeniçerilerin çoğu da Hacı Bektaş tekkesine bağlı idiler. Bunun için ulemadan fetva çıkarıldı ve ikna çalışmaları yapıldı. Ayrıca Safevi etkisinde olan kızılbaş Türkmenlerinin de halledilmesi gerekiyordu önce. Bunun için de kızılbaşlara sert bir saldırıda bulunuldu. Bazı tarihçilere Şah İsmail’in bağlı olduğu Erdebil tekkesinin 40.000 üyesinden sadece 2.000’i öldürülüp diğerleri sürüldü, bazılarına göre ise katledilen Yörük, Türkmen ve Kürt Kızılbaş sayısı 40.000’i bulur.






Yavuz Sultan Selim hazırlıklarını tamamladıktan sonra Mart 1514’de Edirne’den yola çıkar. 5 ay süren bir yürüyüşten sonra Safevi devletinin topraklarına girer. Bu arada Yavuz ile Şah İsmail arasında yapılan yazışmalar son derece ilginçtir. Yavuz yolculuk boyunca yeniçerilerin huzursuzluklarını bastırmayı başarmıştır. Çoğunluğu Türkmenlerden oluşan iki ordu 23 Ağustos 1514 günü Van gölünün yakınındaki Çaldıran ovasında karşı karşıya gelir. 100 bin kişilik Osmanlı ordusunun karşısında 80.000 kişilik Safevi ordusu vardır. Osmanlı ordusunun bu uzun yürüyüşten kaynaklanan yorgunluğunu gözününe alırsak iki ordu aşağı yukarı denk güçtedir. Ancak Osmanlı ordusu büyük bir teknolojik üstünlüğe sahiptir. O zamana kadar toplar daha çok kale savunmalarında kullanılmışken Osmanlı ordusu sahra topları kullanmaktadır. Safevi ordusu ise topuz, yay ve mızraklarla donanmış, atlarına çelik eğerler takmışlardır. Halbuki yeniçeriler sahra topları dışında bir de ateşli silah olarak tüfek kullanmaktadır. Safevi ordusunun Osmanlı ordusunun bu üstün ateş gücü karşısında dayanması zaten olanaksızdı. Bir gün süren savaştan sonra Safevi ordusu kolayca dağıtılır, Şah İsmail savaş alanından kaçar, önce Tebriz’e sonra da İran içlerine gider.

Yavuz Sultan Selim ise 6 Eylül 1514’de görkemli bir şekilde Tebriz’e girer. Bütün Safevi hazinesine el koyar. Tebriz’in en mahir usta ve sanatçılarından (kılıççılar, cebeciler, okçular ve yaycılar) 1700 aileyi İstanbul’a gönderir. Ancak Tebriz gibi bir Kızılbaş toprağında kışı geçirmeyi tehlikeli bulduğu için Tebriz’de sadece bir hafta kalıp geri döner. Büyük bir zaferden sonra bile yeniçerilerin huzursuzluklarıyla karşılaşır. Ancak geri dönüş sırasında Dulkadiroğlu beyliğini de Osmanlı topraklarına katar. Dulkadiroğlu beyliği Memlukluların da üzerinde hak iddia ettiği bir bölgeydi. O zamana kadar bir tampon bölge olması sayesinde Osmanlı-Memluk ilişkileri düşük düzeyde çatışmalarla da olsa düşmanlık düzeyine varmadan sürdürülüyordu. Dulkadiroğlu beyliğinin Osmanlı topraklarına katılması Memluklarla da savaşın başlaması anlamına geliyordu.

Çaldıran Savaşının Sonuçları

1/3/2009
Çaldıran Savaşından sonra Safeviler başta Tebriz olmak üzere kaybettikleri yerlerin bir çoğunu geri aldılar. Ancak Diyarbakır, Bitlis ve Mardin Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Ramazanoğulları beyliği ise kendiliğinden Osmanlılara teslim oldu. Böylelikle Anadolu’nun hemen hemen tamamı Osmanlı kontrolüne geçmiş oldu.

Kızılbaşların Anadolu’daki isyanları hemen bitmedi ancak isyanlara destek veren Safevilerin gücü kırılmış oldu. Şah İsmail’in kızılbaşlar üzerindeki büyük prestiji sarsıldı. Osmanlı egemenliği için büyük bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu. Buna karşın yine de sonraki yıllarda isyanlar olacaktır. Birkaç yıl sonra çıkan kızılbaş isyanının lideri Bozoklu Celal adında biri olduğu için sonraki kızılbaş isyanlarına Celali isyanları adı verildi.

Savaştan sonra bölgeye büyük yetkilerle gönderilen ve Yavuz’un çok sevdiği İdris-i Bitlisi adındaki bir kişinin çalışmaları sonucunda sünni Kürt aşiretleri Osmanlı devletinden yana tutum aldı. Böylelikle Anadolu’daki kızılbaş Türkmenler ile İran Azerbaycanındaki kızılbaş Azeriler arasında sünni Kürtler tampon görevi görmüş oldular. Bundan sonraki dönemlerde İran’da Azeri ve kızılbaş etkisi azaldı, şii ve Fars etkisi arttı.

Her ne kadar önemi azalmış olsa da İpek ve Baharat yollarının kontrolü de önemli ölçüde Osmanlıların eline geçmiş oldu. Bu ekonomik kazanımın dışında Safevi devletinin daha önceki Akkoyunlu devletininden ele geçirdiği büyük hazine de Osmanlı hazinesine katılmış oldu. Bunun dışında çok sayıda usta ve sanatçı İstanbul’a gönderildi.

Çaldıran savaşının bir diğer önemli sonucu da o zamana kadar savaşlardaki atlı süvarilerin üstünlüğüne duyulan inancın yerle bir edilmesi oldu. Yaya piyade askerlerin güçlü ateşli silah desteği ile (top ve tüfek) süvari birlikleri dağıtabileceği ortaya çıkmış oldu.

Memluk (Mısır) seferi

1/3/2009
Memluk devleti daha önce bahsettiğimiz gibi köle Türk ve Çerkesler tarafından kurulmuş bir devletti. Başlangıçta yönetimde Türkler ağırlıklı iken sonradan Çerkeslerin ağırlığı arttı. Sünni İslam halifesi Mısır’da yaşıyor ve Memluk devleti de halifenin koruyuculuğu ünvanını elinde tutuyordu. Memluklarda din ve devlet işleri birbirinden ayrı idi. Çaldıran savaşına kadar Dulkadiroğlu beyliği bir tampon bölge idi ve yönetime de buna uygun denge sağlayacak kişiler getiriliyordu. Ancak Yavuz’un bölgeyi tamamen ilhak etmesi yöneticilerini tamamen Osmanlı’ya bağlı olacak şekilde değiştirmesi üzerine Memlukların huzursuzluğu arttı.

Avrupalıların Ümit Burnunun etrafını dolaşıp Hindistan’a deniz yolundan ulaşmayı başarmaları sayesinde Memlukların önemli bir kazanç kapısı olan ticaret yolu eski önemini kaybetmişti. Bu yüzden Memluk devleti ekonomik bir sıkıntı yaşıyordu, eski gücünü kaybetmişti. Biraz da bu güçsüz durumundan dolayı Memluk sultanı Kansu Gavri, Dulkadiroğlu beyliğinin işgal edilmesine sert bir tepki vermeyip Yavuz’dan Dulkadir beyliğinde kendi adına hutbe okunmasını talep etmekle yetindi. Zira hilafetin koruyucusu “Sahib-i Haremeyn” Kansu Gavri’ydi. Buna Yavuz’un cevabı ise Mısır’ı yutmak isteğini daha o zamandan açığa vurur: “Koca Çerkes er ise hutbesini Mısır’da okutmaya devam etsin”.





Yavuz’un Haliç’te bir tersane yaptırıp Akdeniz’deki ticarette Mısır’ın gücünü daha da zayıflatacak uygulamalar başlatması üzerine Kansu Gavri Yavuz’a okşayıcı bir üslupla “Oğlum hazretleri” diye hitap ederek her ikisinin de müslüman padişahlar olduğunu, Osmanlı’nın uygulamalarını gevşetmesini ister. Karşılıklı mektuplaşmalarda Yavuzun niyetini gizlediği anlaşılmaktadır.

Yavuz’a göre bütün sünni müslüman dünyasının bir çatı altında birleşmesi gerekmektedir. Memluklar İslam dünyasını ve halifeyi koruyacak güce sahip değillerdir. İslam dünyasının koruyucusu Osmanlı olmalıdır. Bunu sağlayabilmek için birçok Memluk emirini yanına çekmeye çalışır. Bunda başarılı da olur. Zira Memluklar sürekli zayıflamaktadırlar. Selim gibi Hanefi mezhebinden olan Antep, Halep ve Şam valileri Selim’in çağrısına koşmakta gecikmezler.

Bundan sonra Yavuz 40.000 kişilik bir ordu kurup Sinan Paşa komutasında Maraş üzerinden Fırat’ı geçmek için gönderir. Yavuz ordunun Safevilere sefer için hazırlandığını söylemektedir. Ancak Yavuz’un kendisine saldıracağından şüphelenen Kansu Gavri 50.000 kişilik bir orduyla Halep’e gelir. Onun bahanesi de şehri teftiş etmektir. Yavuz’un Memluk topraklarından geçme talebini kabul etmez. Yavuz Kansu Gavri’ye " Git Misir'da otur, babam yerindesin, beni hayir duadan unutma. Ben, Sah Ismail üzerine gidiyorum" diye haber gönderir, ama Kansu Gavri burası benim memleketimdir, bir yere gitmem der. Bunu savaş nedeni sayan Yavuz " Senin arzun böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah Ismail ortalikta yok, senin Haleb'de oturman benim askerim ve vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni arkamda birakamam" diyerek Malatya’dan Halep’e yürür.

Mercidabık ve Ridaniye Savaşları( 24 Ağustos 1516 ve 22 Ocak 1517)

1/3/2009
İki ordu Halep’in kuzeyinde Mercidabık’ta karşı karşıya gelir. Her iki ordunun da asker sayısı 60.000’dir. Ancak Çaldıran savaşında olduğu gibi Osmanlı ordusu büyük bir ateşli silah gücüne sahiptir. Memluklar ise aynı Safeviler gibi atlı süvarilerden oluşmaktadır. Tahmin edileceği gibi savaş uzun sürmez. Osmanlı ordusunun 300 sahra topu Memluk saflarını dövmeye başladıktan iki saat sonra savaş sona erer. Osmanlılar tartışmasız bir zafer kazanırlar. Kansu Gavri savaş meydanında ölür. Kansu Gavri’nin Halep’e gelirken beraberinde getirmiş olduğu dönemin halifesi III. Mütevekkil Yavuz’un eline geçer ve ona büyük hürmet gösterilir.

Yavuz hiçbir sorun yaşamadan Suriyenin tüm şehirlerini kolayca ele geçirir ve Gazze’ye kadar ilerler. Bu arada Mısır’da ölen Kansu Gavri'nin yerine Tomanbay yeni Memluk sultanı olarak seçilmiştir. Bunun dışında Yavuz’un eline geçen halife III. Mütevekkil’in yerine de yeni bir halife seçilir.

Yavuz, Mısır’a iki elçi göndererek barış yapmayı önerir. Mısır hakimiyetini Memluklara bırakacak ancak Mısır üzerinde belli haklar elde edecektir. Görüldüğü kadarıyla Tomanbay akıllıca siyaset izleyen biridir. Yavuz’un teklifini kabul etmeyi düşünür ancak Mısır uleması buna şiddetle karşı çıkar. Onlara göre Yavuz’un ağır toplarıyla birlikte Sina çölünü geçmesi olanaksızdır. Hatta ulemanın zorlamasıyla elçiler de öldürtülür.

Tomanbay savunmasını güçlendirebilmek için İskenderiye’de bulunan Venedikliler ve diğer Avrupa devletlerinden temin ettiği 200 kadar topu da kullanmayı planlar. Daha önceki savaşlarda Osmanlı’nın yüksek ateş gücüne başka türlü karşı konulamayacağı ortaya çıkmıştır.

Yavuz’un 60.000 kişilik ordusu ve 300 ağır sahra topu ile kimine göre 5 kimine 13 günde Sina çölünü geçmeyi başarır. Tomanbayın elinde ise kimine göre 50 kimine göre 20 bin kişilik bir kuvvet ve 200 kadar da top vardır. Bu sefer her iki tarafta da yüksek ateş gücü olduğu için savaş daha uzun sürer. Ancak Yavuz da askeri dehasını kullanarak Tomanbay’ın hareket kabiliyeti az olan toplarının etrafına dolaşıp gizli bir saldırı yaparak zaferi elde eder. İki gün süren çatışmadan sonra Tomanbay’ın ordusu dağılır ve Yavuz Kahire’ye ilerler. Ancak Tomanbay bu sefer şehrin içinde bir sokak savaşına girişir. Osmanlı ordusu Kahire halkının büyük direnişi ile karşılaşır.

Tomanbay Kahire’deki sokak savaşlarında Osmanlı ordusuna büyük hasar vermesine, hatta Yavuz’un karargahını basmasına ve Sinan Paşa’yı öldürtmesine karşın kendisi de çok büyük kayıplar verir ve Delta bölgesine kaçar. Kimi tarihçilere göre müttefiklerinin ihanet etmesi sonucu ele geçer ve idam edilir. Kimi tarihçilere göre ise Yavuz’un kendisine itaat etmesi şartıyla Mısır valiliğini bırakması üzerine teslim olur ancak halkın lehinde yaptığı gösteriler sonunda idam edilir. (13 Nisan 1517) Yavuz, Tomanbay’ın cenazesinin bir hükümdarın cenazesi gibi defnedilmesini ve gereken saygının gösterilmesini istemiştir.

Kahire’nin işgali ve Tomanbay’ın idamı ile Memluk devleti sona ermiş oldu. Bundan sonra Suriye ve Mısır yüzlerce yıl Osmanlı kontrolünde kalacaktır.

Mısır Seferinin Sonuçları

1/3/2009
Mısır’ın Osmanlıların eline geçmesi ile artık İslamiyetin yeni koruyucusunun Osmanlılar olacağı ortadaydı. Memlukların ortadan kaldırılmasıyla bütün Arabistan yarımadası Osmanlı kontrolüne girmiş oluyordu. Selim’in bu zaferinden sonra birçok elçi Selim’e hediyeler sunmak için geldiler. Bunlardan en önemlisi Kabe’deki “Haremeyn emiri” Ebu’l-Berekat’ın oğlu Ebu Nümey’le gönderdiği hediyeler idi. Bunların arasında mukaddes emanetler ve Kabe’nin anahtarı da vardı. Haremeyn emiri Memluk’ların egemenliğinden duyduğu memnuniyetsizliği belirtip Yavuz’un islamiyete yaoptığı hizmetlerden övgüyle bahsediyordu. Yavuz da emirin oğlunu zengin hediyelerle geri göndermiştir. Bundan sonra her yıl Osmanlı sultanları Kabe için bir örtü gönderecek ve "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" (Haremeyn’in Himetçileri) unvanını kullanacaklardı.

Böylelikle Yavuz’un iktidara geldiğinde bir Avrupa devleti görünümünde olan Osmanlı artık bütün Anadolu, Mısır ve Arabistanı içine alan bir imparatorluk olmuştu. Bunun dışında İslam dünyasının koruyucu gücü haline gelmiş ve bütün dünyada büyük bir prestij elde etmişti. Kıbrıs için her yıl Memluklara vergi ödemekte olan Venedik, artık bu vergiyi Osmanlı’ya ödemek için görüşmeye elçiler gönderdi.

Yavuz son halife olan III. Mütevekkil’i beraberinde önce Halep’ten Kahire’ye getirdi. Sonra da İstanbul’a dönerken beraberinde İstanbul’a götürdü. Mütevekkil, Yavuz’un ölümünden sonra tekrar Kahire’ye gönderilir ve orda ölür. Mütevekkil’İn ölümünden sonra ise halefleri halifelikten feragat ederler. Osmanlı sultanları da halifelik sıfatını kullanmazlar yada buna pek önem vermezler. Yavuz Sultan Selim “Hadim-ul Haremeyn”, “Sultan”, “Hakan” gibi ünvanlar kullanmasına rağmen halife ünvanını hiç bir zaman kullanmaz. Sonraki padişahlar da halife sıfatını kullanmamış olmalarına karşın ender de olsa Osmanlı padişahlarını halife olarak niteleyenler olur. İlk olarak Sultan II. Abdülhamit Ruslarla yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşması’nda bu ünvanı kullanır(1774), ayrıca Kanun-i Esasi’ye de bu ünvanı koydurtur. Halife ünvanı Osmanlı padişahları tarafından kullanılsa da kullanılmasa da İslam dünyasının yeni hakimi, Kabe’nin ve kutsal emanetlerin koruyucusu artık Osmanlı Devleti olaccktır.

Mısır’ın fethi Osmanlı’yı bütün Arabistan’ın yöneticisi yaptığı gibi Kuzay Afrika’nın da yolunu açar. Böylece İmparatorluk Akdeniz’in tüm sahillerinde söz sahibi olacaktır. Bir taraftan da Kızıldeniz ve Hint Okyanusuna kadar bir bölgeyi kontrol edecek bir güce ulaşmıştır.

Askeri açıdan ise Mısır seferinde kullanılan ateşli silahlar ile artık savaşta teknolojinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır.
« Önceki :: Sonraki »

imza kampanyasi


Ziyaretçi Defterine yazın

Blogcu ile yapıldı

Google