14/12/2007
1986 yılında üniversite öğrencisiydim. O yıllarda ev arkadaşlarımdan
birinin askerliğini yeni bitiren bir arkadaşı geldi ve bize operasyon
yaptıkları köylerde olan bazı tüyler ürpertici olaylar anlattı.
Anlatsam bile inanılmayacağını düşündüğüm için detayına girmiyorum.
PKK'nın ilk eylemler yapmaya başladığı yıllarda biz büyük şehirlerin
göbeğinde bile koyu bir karanlık içindeydik. Sol bir grup üniversite
yurtlarına bomba süsü verilmiş bir pankart asmıştı ve o gece o tarafa
bakan odalarda kalan bütün öğrenciler karakola götürüldüler. Yani
yüzlerce kişi bir pankart yüzünden sorguya çekildi, eziyet edildi. Biz
şehrin göbeğinde bunları yaşarken doğuda neler yaşandığını düşünmek
bile zor.
Yani 1984 yılında Güneydoğu'da silahlı bir ayaklanma başlatabilmek için
çok uygun bir zemin vardı. Aslında sadece PKK değil, çok sayıda Kürt ve
Türk yada Türk/Kürt örgütü de silahlı mücadele vermek gerektiğine
inanıyordu, ama kimse böyle birşeyin başarılı olabileceğini
düşünmüyordu. O kadar sert bir askeri yönetim vardı ve herşey o kadar
sıkı kontrol ediliyordu ki, silahlı bir hareketin birkaç ay bile
dağlarda dayanamayacağı düşünülüyordu.
Bildiğim kadarıyla 1983 yada 1984 yılında PKK Suriye'de (muhtemelen
Şam'da) bir toplantı yapıp o zaman yurtdışında temsilcileri olan
çeşitli Türk ve Kürt örgütlerini bu toplantıya çağırdı. Amaçları
"silahlı mücadele"ye başlayacaklarını ilan etmek ve kendilerini
destekleyerek katılacak örgütleri yanlarına almaktı. Bildiğim kadarıyla
hiçbir örgüt katılmadı. Zaten 1980 öncesinde PKK'nın bölgedeki diğer
örgütlere yaşam şansı vermeyen saldırgan politikasından dolayı kimsenin
böyle birşeye yanaşma ihtimali pek de yoktu. Yani biraz taktik gereği
bir çağrıydı bu. Ardından da Eruh ve Şemdinli eylemleri yapılarak adını
duyurdu.
İlk zamanlarda bu eylem büyük bir şok yarattı. Gazeteler bir açıklama
yapamadılar bu duruma. Eşkiya dendi, şaki dendi. En sonunda da terörist
ismi bulundu. Ama öyle büyük bir baskı vardı ki, kısa zamanda belli
bölgelerde ciddi bir destek almayı başardı. Başlangıçta 5-10 kişilik
küçük gerilla gruplarıydı sadece, hızla gruplar 20-30 kişiye hatta daha
büyük sayılara ulaştı. Bu süreçte PKK'nın herhangi bir uluslararası
güçle ilişkisinin olabileceğini sanmıyorum. Kimse için önemli bir
varlık değildi. Bu daha sonraları olmuş olabilir ancak.
14/12/2007
PKK, 1984'de küçük bir örgüttü aslında. Az sayıda militanla ilk
eylemlerini gerçekleştirdiğinde ne olduğu pek anlaşılamamıştı. Ama sol
çevrelerde tanınıyordu. Özellikle 1980 darbesinden sonra Diyarbakır
cezaevinde büyük bir direniş gerçekleştirdiler. O yıllarda hemen bütün
cezaevleri birer işkencehane gibi idi, fakat Diyarbakır cezaevi
bunların en kötüsüydü. Orda gerçekleşen direnişlerle ve Mazlum Doğan,
Kemal Pir, Hayri Durmuş gibi isimler efsaneleştirildi. Zaten devrimci
hareketlerde belli isimleri efsaneleştirmek çok önemli bir yer tutar.
Türk solunda da Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimler etrafında
efsaneler örülmüştür.
PKK genellikle terörist bir örgüt, kukla bir örgüt diye ifade edilir
ama bu değerlendirmeler ile PKK'yı açıklamak ve anlayabilmek mümkün
değildir. PKK herşeyden önce sosyolojik bir olgudur. Şu açıdan
sosyolojik bir olgudur. PKK'dan önce de Türkiye'de çeşitli Kürt
isyanları yaşandı ve şimdi PKK bir tür bunların devamı olduğu
iddiasında. Aslında PKK'nın geçmişteki isyanlarla hiçbir sosyolojik
bağı yoktur. PKK, aynı İttihat Terakki hareketi gibi öğrenci/aydın
çevrelerinde kurulmuş ideolojik bir örgüttü aslında. Daha önceki Kürt
hareketlerini ise birer dinsel, ulusal nitelikleri olan Köylü
ayaklanması olarak görmek daha doğru olur. İttihat Terakki, küçük bir
öğrenci/aydın örgütünden hızla kitleselleşip özellikle asker ve sivil
aydınlar arasında güçlenmiştir. Köylü kitleler üzerinde büyük bir
etkisi yoktur aslında.
PKK da aynı şekilde öğrenci/aydın örgütü olarak kurulmasına karşın iki
alanda hızlı bir büyüme yaşadı. Bir taraftan dağlık bölgelerdeki Kürt
köylerinde hızla güç kazandı. Aynı süreç şehirlerde öğrenci/aydın
çevrelerde bir tür Kürt aydınlanması sürecine denk geldi. İsmail
Beşikçi'nin yıllardır yasak olan kitapları basıldı ve çokça okundu.
1980'li yıllarda "Kürt" sözcüğünü söylemek bile sorundu ve Kürt
öğrenciler arasında bir tür Kürtlük bilinci oluşmaya başladı. Buna bir
akım diyebiliriz. Bu oldukça önemli bir konudur. Bunu anlamadan PKK'nın
büyümesini anlamak imkansızdır.
Bir örgütün güç haline gelebilmesi o örgütü yönetenlerin yetenekleriyle
gerçekleşmez. Bunun için bir siyasi akıma dayanması gerekir. Bazı
dönemlerde çok iyi yönetilen örgütler çıkmıştır, ama hiç bir güç
yaratamamışlardır. PKK'nın çıkış süreci ise aynı zamanda bir siyasi
akım olarak Kürt ulusal aydınlanma sürecine denk geldi. Bu süreci
yaratan teke başına PKK değildir elbette. O önemli bir etken olmuştur
elbette. Ancak PKK ile hiç ilgisi olmayan bir çok aydın ve grup bu
sürecin gelişmesi için önemli bir faaliyet gösterdiler. Nitekim son 20
yılda Türkiye'de Kürt tarihi, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü vb. üzerine
basılan kitap kadar hiçbir dönemde kitap basılmamıştır.
12 Eylül sonrası hükümetler ve ordu, Kürt aydınlanması sürecine
temelden karşı olduğu için bunu PKK ile kompanse etmeye, yasaklar
getirmeye, engellemeye yöneldi. Bir anlamda bütün Kürtleri PKK'nın
yanına itti. Bu yüzden de PKK'dan yada Abdullah Özcalan'dan zerre kadar
hoşlanmayan binlerce kişi giderek PKK'ya sempati duymaya başladılar.
Bence PKK bu süreci alabildiğine iyi kullandı. Aslında tamamen
ideolojik bir sekt havasında iken devletin kendisine doğru ittiği
kesimleri alabilecek tarzda açılımlar geliştirmeye çalıştı.
Aynı süreç bir başka olayın daha yaşanması anlamına geliyordu. Çok
sayıda üniversite öğrencisi, rüyalarında Che gibi birer gerilla olmayı,
halkı için ölüme koşmayı vb. istiyordu. Bu tür bir idealist eğilim
Türkiye'deki öğrenci gruplarında 1968'den beri varlığını sürdürüyordu
zaten. Bürçok kürt öğrenci de dağlara gitmek için yanıp tutuşuyordu. Ve
gittiler. Tabii dağlarda nasıl süreçler yaşandığını detaylı bilemiyoruz
ancak burda bir köylülük/öğrenci/aydın ilişkilenmesi yaşandığı açık.
Ulusal bir hareket olabilmek için kitlesel desteği köylülük, aydın
desteğini öğrenciler veriyordu.
Bu açılardan PKK ne salt biliçsiz bir köylü hareketi ne de dar bir tür
ideolojik örgüt olarak değerlendirilemez. Abdullah Öcalan'ın
yakalanmasından sonra direk onun talimatı ve yönlendirmesiyle terör
eylemlerini durdurmuş olmasına ve hatta epey de darbe almasına rağmen
yeniden militan toplayabilmesi yaslandığı bu sosyal tabandan dolayıdır.
Bu yüzden PKK'yı anlayabilmek için 1980'den sonra Türkiye'de yaşanan bu
aydınlanma/uluslaşma sürecini anlamak gerekiyor. Bence bu sürece karşı
geliştirilen her saldırı aslında PKK'nın daha çok güçlenmesi anlamına
geliyor. Abdullah Öcalan'ın yakalandıktan sonra "Türkiye'ye hizmet
etmeye hazırım" demesi, PKK yöneticilerinin muhaliflerine karşı
giriştiği acımasız saldırılar bile PKK'ya olan desteği azaltmıyorsa
bunun arkasında sihirli bir güç değil, Kürtlerin kimliklerine sahip
çıkma mücadelesi vardır.
14/12/2007
Kolay ve pratik çözümler ve çözümlemeler genellikle hatalıdır. Bunun
nedeni de bazı değişkenlerin göz önünde tutulmayıp sadece birkaç
değişkenden yola çıkarak çözümleme yapmak ve çözüm önermektir.
Genellikle iki nedene dayanıyor. Birincisi ideolojik yaklaşımlardır, ki
bu yaklaşımlara çok örnek verilebilir. İkincisi ise genel politik
atmosferden dolayı öne çıkan olguların bazı önemli ayrıntıları bize
unutturmasıdır.
Biraz da haddimi aşarak böyle bir genelleme yapmamın nedeni tartışma
başlığının "PKK'nın kimliği ve amacı" olarak saptanmış olması. Bunu bir
tek cevapla açıklayabilmek bence oldukça zor. Eğer PKK küçük bir
ideolojik sekt örgütlenmesi olmuş olsaydı bunun cevabını bulmak bu
kadar zor olmazdı. Ancak daha önce açıkladığım nedenlerden dolayı PKK
şu anda sosyolojik bir olgudur. Bu yüzden de kolay çözümlerden
kaçınmadığımız sürece hatalı değerlendirmeler yapmak kaçınılmaz
olacaktır.
PKK kurulduğu dönemde tamamen ideolojik bir örgütlenme idi. Diğer sol
örgütlere benzer bir örgütlenme ve mücadele anlayışı vardı. O
dönemlerde birçok sol örgüt birbirine karşı şiddet kullanmıştı ama PKK
bunu en ileri noktalara kadar taşımaktan çekinmiyordu.
Bu yıllarda ABD'ye yaklaşımı da benzer biimdeydi. Emperyalist güçlere
karşı diğer sol devrimci örgütlerin yaklaşımına sahipti. Çok kısa
sayılabilecek bir zaman diliminde kitleselliştiğinde kendisini
uluslararası bir arenada buldu. Başlangıçta Irak'ın kuzeyindeki Kürtler
arasında güçlenmeye başladı. Sonra Suriye ve İran'daki Kürt
bölgelerinde. Küçük bir sekt örgütlenmesinin sınırlarını aşan boyutlara
gelindiğinde PKK'nın lider kadrosunun nitelikleri hakkında fazla
detaylı bilgim yok. Zaten eski ve efsaneleşmiş olan liderlerinin çoğu
ölmüştü. Yeni liderlerinin çoğunun ise entellektüel açıdan güçlü
olduklarını sanmıyorum. Bu süreçte Abdullah Öcalan'ın örgüt içindeki
otoritesi bir liderin ötesine geçip adeta tanrılaştırıldı. Bu
süreçlerde örgütün yönelimini tamamen onun belirlediğini düşünüyorum.
Uluslararası ilişkiler kurabilecek durumdaki örgütün nasıl ilişkiler
geliştirebileceğine ilişkin o dönemler Abdullah Öcalan'ın çok sayıda
yazısı yayınlandı. Bunlardan birkaçını okumuştum. Genel olarak o zaman
şöyle bir yaklaşım vardı bu yazılarda: Emperyalizme karşı bir Ortadoğu
konfederasyonu. Bu yazılardan benim çıkardığım şey Abdullah Öcalan'ın
başta olduğu gibi Türkiye'nin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmanın
tek başına gerçekleştirilebilecek bir şey olmadığı, bunun ancak daha
büyük bir birlikle gerçekleştirilebileceği idi. Bu iddia bir çok Kürt
aydını için "olayı büyük düşünmek" olarak düşünülmüştü, halbuki böyle
bir federasyonun ne ayakları vardı ortada ne de buna uygun bir politik
atmosfer. Bırakalım Ortadoğu'yu Kürdistan'da bile PKK'nın bu ittifakı
sağlaması pek olası değildi. Zaten Barzani'yi "feodal önderli",
Talabani'yi "burjuva önderlik" kendisini de "modern devrimci önderlik"
olarak tanımlıyordu. PKK, elbette bir Kürt devleti olsun isterdi ancak
Ortadoğu zemininde bunun ne kadar güç bir şey olduğunu anlamaya
başlamıştı. Politikasını da bu yüzden "bağımsız Kürdistan"dan "Devrimci
Ortadoğu Federasyonu"na doğru değiştirdi. Bu yapılırken aslında
"Kürdistan" istemi tamamen dillerden düşürülmedi ve bu büyük
federasyonun "bağımsız Kürdistan"ın alternatifi olmadığı şeklinde bir
izlenim verilmeye de çalışıldı. Böyle yapılmasaydı bütünlüğün
sağlanmasında sorunlar çıkabilirdi. 1995 yılında yapılan kongrede
"Ortadoğu Federasyonu" kararları da alındı. Aynı sürecin ardından önce
diğer Kürt gruplarıyla ortak açıklamalar yapıldı. Çatışmadan ortaklığa
doğru gitmek istiyordu PKK.
Bu süreç Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra daha da
derinleştirildi. "Bağımsız Kürdistan" artık sürekli ön plana
çıkarılmıyor, daha genel bir söylem kullanılıyordu. PKK ilk ortaya
çıktığında "T.C. devleti sömürgecidir, Kürdistan onun sömürgesidir,
hedefimiz bağımsız Kürdistan'dır" diyordu ama bu söylem gelinen aşamada
işe yaramaz durumdaydı. Pratik bir değeri olmadığı anlaşılmıştı.
Bütün bu süreç boyunca PKK'nın ABD ile bir ilişkisi olduğuna dair
hiçbir izlenim yoktur. Ancak PKK da özel olarak bir ABD düşmanlığı
geliştirmeye çalışmamıştır. Zaten devrimci örgütlerdeki
anti-emperyalist anlayış ile İslami örgütlerin ve milliyetçi örgütlerin
anti-emperyalizmi arasında bir fark vardır. PKK eski devrimci
örgütlerin anti-emperyalist anlayışını sürdürüyordu. Ancak örgütün
kitleselleşmesi bu konuda da belli farklılıklar yaratmaya başladı.
Avrupa ülkelerine dağılan çok sayıda PKK'lı mülteci oralarda PKK'ya
karşı bir sempati yaratmayı başardılar. Bu, Kürt sorununu uluslararası
bir düzeye taşımaya çok yardımcı oldu.
Ancak bu süreçte Türkiye de eli boş durmuyordu. PKK'ya karşı ABD ile
birlikte haraket ederek yeni bir adım atmayı başardı. Zaten ABD uzun
süredir bölgeye bir müdahale içindeydi ve bunu yaparken yanında
Türkiye'yi görmek istiyordu. Bunun için önce Abdullah Öcalan'ı ele
geçirip Türkiye'ye teslim etti. Sonra da Türkiye'nin AB'ye girebilmesi
için yolunu açtı. Türkiye bilindiği gibi ABD'nin Ortadoğu'da İsrail'den
sonra ikinci büyük müttefiki idi.
Abdullah Öcalan'ın yakalandığında verdiği mesajlar aslında ABD'nin
niyetlerini iyi okuduğunu gösteriyor. Abdullah Öcalan'ın bu süreçte
almış olduğu tutum bence PKK'nın ideolojik bir örgüt olmaktan çıkmış
olduğunu gösteriyor. Devrimci bir örgütün önderi yakalandığında ölümüne
direniş gösterir ve sonra da adı efsaneleştirilirdi. Öcalan ise iyi bir
Ortadoğu politikacısı olduğunu gösterdi. Direniş değil, inanılmaz bir
tutum (bu kimine göre son derece geri/teslimiyetçi kimine göre esnek
olarak değerlendirilebilir) gösterdi. Örgütün bir süreliğine silahları
susturmasını sağladı. Hatta öyle akıl almaz açıklamalar yaptı ki, örgüt
üyeleri bir sürliğine bir şok yaşadılar. Öcalan'ın yeni yönelimlerini
sadece Öcalan'ın kişiliği ile açıklamak bence yeterli değildir. Öyle
olsaydı Öcalan PKK tarafından dışlanabilirdi. Hatta bunu yapanlar da
oldu. PKK'dan ayrılmalar yaşandı ve PKK ayrılanlara karşı çok sert bir
tutum aldı. Ayrılanlar eski ideolojik yaklaşımlara sahipti, bir güç
olmayı ise başaramadılar. Öcalan'ın tutumunu anlayabilmek için
pragmatist Ortadoğulu politikacıları iyi tanımak gerektiğini
düşünüyorum. Edit:
Eğer Abdullah Öcalan'ın savunmasını dikkatle okursanız, orda ABD'ye
karşı oldukça esnek bir tutum alınırken, Avrupa emperyalizmine karşı
oldukça sert bir tutum gözünüze çarpacaktır. Bunun nedeni bence
Öcalan'ın her an tutum değiştiren Ortadoğu'lu politikacıların tutumunu
benimsemesidir. Bana göre Avrupa emperyalizmine tutumun arkasında 1.
Dünya savaşından sonra Kürtlere ayrı bir devlet kurdurulmaması gibi
oldukça eskimiş bir argüman vardır. Bugün Avrupa devletlerinin bölgede
etkisi oldukça önemsizleşmiştir. ABD'ye karşı esnek tutumun nedeni
olarak ise Öcalan'ın ABD'nin özellikle Irak'a karşılaşabileceklerini
görüp, ABD'yle müttefik olmaya çabalaması olarak görüyorum. Öcalan'ı
yakalayıp Türkiye'ye teslim eden ABD olduğu halde böyle bir tutum
oldukça ilginçtir.
1999 yılından bu yana bölgede çatışmalar giderek azaldı. Bu sürede ordu
ve hükümetler PKK'ya karşı adeta bir zafer kazanmış olduklarını
düşünüyorlardı. PKK'yı nasıl yokettiklerine dair açıklamalar
yapılıyordu. Halbuki PKK yokolmamıştı, bir başka safha yaşanıyordu
sadece. PKK içinde tekrar silahlı mücaleye başlamak konusunda giderek
yükselen bir eğilim olduğunu ve uzun süre bunun Abdullah Öcalan
tarafından bastırıldığını düşünüyorum. Abdullah Öcalan, yine usta bir
Ortadoğu politikacısı olarak örgütü daha fazla durduramayacağını,
gelinen noktada ısrar ederse liderliğinin de tehlikeye gireceğini
sezmiş olabilir. Ya da kendisi de silahlı mücadelenin daha doğru
olacağını düşünmüş olabilir.
Geçtiğimiz aylardaki PKK'nın saldırıları başlamadan bir ay kadar önce
PKK'nın yayın organı Serxwebun'da bir yazı yayımlandı. Bu yazıda özetle
şu ana kadar "pasif savunma dönemi" yaşandığı, artık "aktif savunma
dönemi"ne geçilmesi gerektiği belirtiliyordu. Oldukça uzun oılan bu
yazının bence en canalıcı yerleri buralardı. Buna göre örgütün
hazırlanması gerektiği belirtiliyor, yeni eylem biçimleri de
sıralanıyordu. Artık daha kapsamlı saldırılar, sızma ve suikast
eylemleri yapılması öngörülüyordu. O sıralarda bu yazıyı bazı
arkadaşlarıma gösterdim, birçoğu eski solcu olan arkadaşlarım PKK'nın
artık yeniden silahlı mücadeleye falan başlayamayacağını, Abdullah
Öcalan'ın yakalanmasından sonra yaptıkları değişikliklerin bunun
koşullarını ortadan kaldıracağını düşünüyordu. Birkaç hafta sonra
Dağlıca'daki saldırı gerçekleşti. Daha sonraki süreçte PKK'nın yayın
organlarını takip edemediğim için bir değişiklik olup olmadığını
bilemiyorum. Ama tahmin ederim bahsedilen "aktif savunma" süreci devam
ediyordur.
Yazı uzun sürdü ve sanırım biraz dağıldı. Yazının başına döner ve
toparlamaya çalışırsak kısaca şunlar söylenebilir. PKK ile ilgili kolay
çözümlemeler yapmak bizi yanılgıya götürür. Süreci sadece dışsal
olgularla, ABD'nin politikaları vb. ile açıklamak, PKK'yı salt bir
piyon olarak değerlendirmek eksiktir ve dolayısıyla yanlıştır. Bu
açıklamalarda PKK'nın sosyolojik bir olgu haline gelmiş olduğu
unutulmaktadır. Bu yüzden PKK'nın "kimliği ve amacı" hem bir gelişim
sürecin içine oturtulamaz, hem de son 20 yılda Türkiye'de gelişen Kürt
ulusallaşma süreci anlaşılamaz.
14/12/2007
PKK tartışmalarında genellikle en son aşamada bu sorun nasıl çözülür
kısmına girilir. Bir de bakışımızı bu sorunun nasıl çözülmeye
çalışıldığı kısmına yoğunlaştıralım. Sonra da nasıl çözülebileceği
üzerinde duralım. Burda olaya bu sefer PKK cephesinde neler yapıldığına
değil PKK ile mücadele edenlerin neler yaptığına bakmaya çalışacağım.
Bilindiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında arka arkaya Kürt isyanları
patlamıştı ve bu isyanlar dini bir içeriğe sahipti. Bir Kürt
burjuvazisi henüz oluşmamıştı, hatta aslında Türk burjuvazisi de
oluşmamıştı. Türk ulusal hareketi burjuvazisiz gelişmişti ve bu yüzden
de ulusal devrim asker-sivil bir tür bürokrasi aracılığıyla
gerçekleştirilmişti. Daha somut söylersek önce İttihat Terakki sonra
Kemalist kadrolar eliyle ulusal bir devrim gerçekleştirildi ve milli
burjuvazi oluşturulmaya çalışıldı. Bu birkaç yılda gerçekleşecek birşey
olmadığı için devletin kendisi en büyük burjuva olmak zorunda kaldı.
Hem ekonomik, hem askeri, hem bürokratik açıdan en büyük güç devlet
oldu.
Kürtlerde ise burjuvazi olmadığı gibi ulusal akımlar da yoktu. Kürt
isyanları bir ulusal anlayışa dayalı değildi. Osmanlı'nın çok uluslu,
çok kültürlü emperyal yapısı içinde kendi dil ve kültürlerini
rahatlıkla yaşarken, hatta otonom yönetimlere sahiplerken bütün
yetkileri ve hatta dil ve kültürleri de ellerinden alınmaya kalkıldı.
İsyanların nedeni Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişte Kürt feodalizmine
hiçbir hak tanınmamasıydı. Bu yüzden Kürt ayaklanmaları Komünist
Enternasyonal tarafından demokratik burjuva devrimine karşı feodal
isyanlar olarak değerlendirildi ve Kemalist devlet desteklendi. O
yılların Sovyetlere bağlı TKP'si de aynı şekilde Kürt ayaklanmalarını
gerici ayaklanmalar olarak değerlendirdi.
Bu değerlendirmeye bağlı olarak Kürt sorununun çözümünün feodalizmin
dağıtılması olacağı şeklinde bir anlayış yerleşti. Hatta bu yüzden 1960
darbesinden sonra çok sayıda Kürt aşiret lideri Anadolunun batısındaki
değişik yerlere sürgüne gönderildiler.
Bu değerlendirme o yıllar için bir doğruluk taşıyor olabilirdi. Burada
bir ulusun dil ve kültürünü kabul etmemek ve yok saymak vardı elbette
ama isyanların kaynağı gerçekten de feodal yapıydı. Ayaklanmaları
feodal önderler, yani aşiret liderleri başlatıyordu.
Daha önceki yazılarımda PKK'nın kendisini daha önceki ayaklanmaların
devamı gibi gördüğünü ve bunun aslında sosyolojik bir hata olduğunu
belirtmiştim. Çünkü PKK eski feodal özelliklerden güç almıyordu
aslında. Hata birçok yerde aşiretlerle kanlı bıçaklı olmuştu.
Şehirlerden gelen öğrenciler, desetak aldığı Kürt aydınları modern bir
ulusal bakışla geliyorlardı. Bu aynı Türk ulusal uyanışında olduğu gibi
bir ulusal uyanıştı. Ön plana aşiretleri değil, direk ulusal
kimliklerini, dil ve kültürlerini koyuyorlardı.
Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Kürt sorununun nedeninin feodalizm
olduğu anlayışı gerçekte yeni sürece hiçbir şekilde uymuyordu. Tersine
feodalizm çözüldükçe Kürt hareketi güçleniyordu. Bu açıdan Kürt
sorununun çözümünü toprak devrimi, feodalizmin tasfiyesi vb. gibi
şeylere bağlayanlar sorunu hala 1920'lerin tahlilleriyle anlama yanlışı
yapıyorlar. Bugün Kürt ulusal hareketi aynı Balkanlarda, Türkiye'de
olduğu gibi feodalizmin tasfiye olmasının ürünüdür, feodalizmin değil.
14/12/2007
Cumhuriyet tarihi boyunca sorunun çözülmesi için uygulanan politikanın
adı asimilasyondur. Kürtçe olan köylerin adları değiştirilmiş,
insanların adları, soyadları değiştirilmiş, hatta Kürtçe konuşana para
cezası bile uygulanmıştır. Ancak gelinen noktada asimilasyonun Kürt
kimliğini yokedemediği ortaya çıkmıştır. Bundan sonra bir asimilasyon
ise hiç mümkün değildir. Kapsamlı bir asimilasyon ancak katliamla
mümkündür ki, bu da bugünün dünyasında olanaksız birşeydir.
1980'den sonra PKK'nın gelişmesi üzerine alınan ilk önlemler tabii ki
askeri önlemlerdi, iktidarlar Kürt sorunundan bahsetmeyi akıllarına
bile getirmiyorlar, bundan bahseden hain addediliyordu. Ancak herkes
biliyordu ki Kürt sorunu çözüme kavuşturulmadan PKK'dan kurtulmak
mümkün değildi. Bunun için geliştirilen ilk ciddi planın 12 Eylül
öncesinde sol örgütleri paralize etmek için uygulanan plan olduğunu
düşünüyorum. Zaten Kürtler arasında güçlü bir İslami tutuculuk vardı.
Milliyetçi bir harekete karşı islami bir hareketin kullanılması uygun
bir çözüm gibi duruyordu. Bölgede Türk milliyetçisi bir hareketi
geliştirmenin ve kullanmanın fazla bir olanağı yoktu. Olsa olsa sadece
devlet memurları arasında örgütlenebilirdi. Ancak islami bir hareketin
çok daha yaygın örgütlenme olanağı vardı. Gündeme Hizbullah geldi. Bir
taraftan da 1991 yılında hükümete gelen Demirel "Kürt realitesini
tanıyoruz" diyeek bir açıklama yaparak umut dağıttı. Demirel'in
söyleminin altında hiçbir ciddi uygulama anlayışı yoktu ama Hizbullah
oldukça etkili oldu. 28 Şubat sürecine kadar Hizbullah PKK'yı
etkisizleştirmeye çalıştı ama örgütün büyümesi onu kullananlar
açısından da rahatsız edici özellikler taşıyordu. Zaten RP her şeçimden
güçlenerek çıkıyor ve seküler cumhuriyetin kendisini tehlikeye
sokuyordu. Kürt sorununu çözeyim derken cumhuriyetin temellerinin de
elden gitmesi olasıydı.
28 Şubat sürecinden sonra Hizbullah'a da darbeler indirilmeye başlandı.
Devlet bu aracı istemiyordu. Zaten 12 Eylül'den önce olduğu gibi faşist
militarist güçler aracılığıyla yaratılan ortam yaratılamamış, tersine
PKK daha da büyümüştü.
Aslında islami gericilik PKK'nın tasfiye edilebilmesi için en uygun
araçtı, zira sadece bir örgüt çökertmek için değil ulusal Kürt kimliğin
yerine bir tür ümmet bilinci geçirmek bir çözüm olabilirdi. Ama birçok
nedenden dolayı kullanılamayınca geriye birkaç alternatif kaldı.
Birinci alternatif PKK'ya alternatif olabilecek başka Kürt hareketleri
geliştirmek. Şu ana kadar bu konuda pek bir mesafe alındığı söylenemez.
Bir kere böyle bir hareketin gelişebilmesi için Kürt aydınlanmasına
yaslanması gerekiyor. Bunun için Kürt kimliği üzerinde ısrarlı olunması
lazım. Ancak böyle bir hareketle de devletin anlaşması mümkün değil. Bu
yüzden bu alternatif ne kadar istense de oluşturulamadı.
İkinci alternatif ise Türk milliyetçiliğini yükselterek Kürt
milliyetçiliğinin karşısına dikmek. Bu konuda çok çalışma yapıldı ama
bu en tehlikeli araçlardan biriydi. Zira Dimyat'a pirince giderken
evdeki bulgurdan olmak da var. Nitekim birçok başka ülkedeki örnekler
tam da böyle süreçlerin arkasından ülkelerin parçalandığını gösteriyor.
Genellikle şöyle bir durum yaşanıyor. Daha kalabalık olan ulusun
milliyetçi militarist hareketleri azınlık durumunda olanlara kapsamlı
saldırılar düzenliyor. Katliamlar yaşanıyor, halklar birbirine düşüyor,
olay bir iç savaşa dönüşüyor ve sonunda uluslararası bir takım
kuruluşlar sürece müdahale ediyor ve önce de facto sonra da resmen
bölünme gerçekleşiyor.
Ben ikinci olasılığın yaşam şansı bulabileceğini pek sanmıyorum.
Dağlıca saldırısından sonra böyle bir sürecin ipuçları görüldü, ancak
bu süreç Kürtlerle Türklerin birbirine girmesi sonucunu getirmedi.
Zaten bu sürecin asıl amacının Türkiye'de yaşayan Kürtler olmadığını,
devletin Kuzey Irak'ı işgal etmek gibi bir düşüncesi olduğunu
düşünüyorum. Bunun için ülke içinde uygun bir zemin yaratıldı, yeminler
içildi, adeta bir seferberlik ilan edildi. Daha önce de çok sayıda
askerimiz öldürülmüştü ama bu sefer olay nerdeyse ayaklanma düzeyine
getirildi. Ancak ülke içinde gerekli atmosferi sağlamakla işler
çözülmüyordu. Bilindiği gibi Irak zaten işgal edilmiş durumda ve
karşımızaa daha büyük bir güç duruyordu.
Türk-Kürt çatışmasının önünde bundan da büyük bir engel var zaten. Bu
iki halk birbirine etle tırmak gibi geçmiş durumda. Bugün hangi Türk
soyunda Kürt olmadığını, yada hangi Kürt soyunda Türk olmadığını iddia
edebilirki. Hatta öyle ki Türklerle Kürtlerin evlenmeleri yüzlerce
yıldır çok yaygın birşeydir ve birçok yerde alevi-sünni evlilikleri
bile Kürt-Türk evliliklerinden daha çok tepki ile karşılaşır.
Dolayısıyla ciddi ölçülerde içiçe geçmiş iki halkın birbirine
saldırması oldukça zor bir şeydir. Bu tür şeyler ancak ideolojilerine
saplantı düzeyinde sahip çıkan birtakım fanatiklerin işi olabilir.
Şu anda Doğu ve Güneydoğu'daki birçok ilde CHP, MHP gibi partiler
tamamen sıfırlanmış durumdalar. Son seçimlerde sadece DTP ile AKP bu
yerlerden oy almayı başarabildi. Bu durumda kimilerinin aklına AKP'nin
varlığına yaslanmak gelecektir. Bu durumla ilgili daha ciddi
araştırmalara ihtiyaç var bence. AKP'nin bölgede üye tabanının
olmasının arkasında Kürt sorununda CHP ve MHP'den küçük de olsa farklı
mesajlar vermesi varsa eğer, bu demektir ki aslında AKP de bir çözüm
olamaz. Sonuçta o da Kürt eğilimine yaslanarak güç elde etmektedir.
Tabii bunlara iktidarda olmasının ve bölgedeki yoksulluk ve islami
duyguların da eklenmesi gerekiyor. Yoksulluktan ve maddi çıkar
beklentisinden dolayı AKP'ye yaklaşan kesim bu açıdan fazla bir anlam
ifade etmez, bir istikrarı yoktur. İslami gerekçelerle yaklaşanlar
açısından ise bilindiği gibi başka sorunlar var. Bu arada devletin
islamiyeti kullanmasına karşı PKK'nın da bir taktik geliştirip aynı
şeyi onun da yaptığı ve İslami örgütlenmeler oluşturduğunu biliyoruz.
Din her zaman politikacılar açısından bir araç olmuştur.
PKK'ya karşı şu ana kadar geliştirilmeye çalışılan politikalara
bakılınca aslında bunların hepsinin Kürt sorununa yönelik olduğunu
görüyoruz. Her ne kadar olay bir terör sorunu olarak gösterilse de
baştan beri aslında Kürt sorununun varlığı kabul edilmiş ve politikalar
bu eksenden kurulmuştur. Dolayısıyla bu sorunun çözümü dolaylı
yollardan değil direk Kürt sorunu ekseninden mümkündür. Bugüne kadar
hangi parti bölgede doğru dürüst bir çabaya girip de benim Kürt
vatandaşlarımın istediği haklar nelerdir demiştir? Hepsi sadece kendi
ideolojik anlayışlarına göre politikalarını dayatıyorlar. Ya CHP ve MHP
gibi sıfırlanıyorlar yada AKP gibi istikrarı tartışmalı bir oyun
üstünde duruyorlar. Çözüm kolay olmadığı için, en azından başlangıç
için şu yapılabilir diye düşünüyorum. Şu politika gereklidir, bu
politika gereklidir, "halkın ne istediğine de ben karar veririm
kardeşim" diyerek yiğitlik yapılacağına sahtekarlıklara girmeden halka
gidilir. İnsanların konuşmaları, isteklerini söylemeleri engellenmez ve
bölgede meclisler, kurullar, toplantılar yaparak en azından halkın
kendisinin ne istediği ortaya çıkarılmaya çalışılır. Tabii şu ana kadar
gördüğümüz gibi PKK-DTP-düşman yaklaşımıyla hareket edilirse bu sorunda
hiçbir mesafe almak mümkün değildir. Ben inanıyorum ki, bölgede
demokratik bir ortam sağlandığında, insanlar özgürce
konuşabildiklerinde, kendilerine potansiyel hain gibi değil bu ülkenin
bir vatandaşı gibi yaklaşıldığında en azından "anlama" zemini
oluşacaktır. Henüz kimsenin birbirini anladığını sanmıyorum.
Bu tür çalışmalardan karşınıza elbette bağımsız bir devlet olmak
istiyoruz da çıkabilir, kültürel haklar, ekonomik sorunlar vb. de
çıkabilir. Ben de kendi kendime birtakım çıkarımlar yapabilirim. Ama
bunları yapmadan herşeyden önce insanın devletin kulu değil, devletin
insan için olduğunu kabul edip, değişmez ilkelerimiz vardır, "ölürüz de
böldürtmeyiz", "resmi dilimizden, üniter yapımızdan taviz vermeyiz"
demeyi bırakmak gerekiyor. Bakalım insanlar ne diyor?
Benim için devlet kutsal bir varlık değil. Türk devleti de Kürt devleti
de kutsal falan değildir. Devlet insanların kurdukları bir araçtır. Bu
araçların hepsi insan içinse önce ondan yola çıkmak gerekmiyor mu?