Ahmet Emin Yalman

28/10/2006
Başka bir konuyu araştırırken karşıma çıktı ve sizlerle de paylaşmak istedim. Bir yazardan bahsedeceğim. Adı Ahmet Emin Yalman. Hakkında bizler, son on yılların kuşağı pek birşey bilmiyoruz. Başlayalım o halde.

Büyük şairimiz, yıllardır severek okuduğum Nazım Hikmet bakınız hakkında ne yazmış:

Ahmet Emin Yalman

Selanikli Osman Efendi
keskin muhasebecilerdendi
ama o da yanıldı ömründe bir kere
yanlış bir tohum atıp rahm-i madere.
Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da,
boyu bir karış kaldıysa da,
öyle haltlar yedi, öyle işler karıştırdı ki
sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye.
Osman Efendi, Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna,
Ahmet Emin, Yalman'lığı kattı buna
ve Ahmet Emin Yalman
önce Alaman oldu sonra Amerikan.
Ona göre her devirde, her zaman
satılacak bir gazeteydi "Vatan"
ve hazret sattı vatanı.
Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı
Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.
Hapisteki hırsızlara acıyorum ben,
ahlâkları bozulacak
Emin Beyle aynı damda yaşayarak...

1959


Herkes Nazım Hikmet’i tanır. Peki ustanın bu kadar hışımla ezdiği bu Ahmet Emin Yalman kimdir? Bilen var mı? Nazımın şiirinden anladığımıza göre hain biri, her devirde “vatan”ı satmış. Vatan aynı zamanda Ahmet Emin’in çıkardığı gazetenin adıydı. Nazım’a göre önce Almancı, sonra da Amerikancı. Peki neden hapise atacaklar bu adamı? “Amerikalılara yaranmadaki rekabet yüzünden”.

Şimdi de başka bir yazarımıza geçiyorum: Neyzen Tevfik. Bir başka ustamız. Ne demiş Ahmet Emin için bakalım:

Şu bizim dönme dolap Ahmed Emin
Dîn ü îmânımıza çatmadadır
Başımız ağrımaz etsek de yemin
Vatanı on kuruşa satmadadır.


Neyzen’in söz ettiği Vatan, Ahmet Emin’in çıkardığı Vatan gazetesidir. O zamanki fiyatı 10 kuruştur. O da Nazım’ın kullandığı gibi çift anlamlı olarak kullanıyor “vatan” sözcüğünü. Ama onun tepkisinin nedeni başkadır. Neyzen’in kızmasının asıl nedeni  Ahmet Emin’in dinsizlik yapmasıdır. Ve Neyzen’e göre de Ahmet Emin dönme dolap gibidir.

Ahmet Emin’in dönme dolaplığı konusunda nerdeyse herkes hemfikirdir. Ama hiç kuşkusuz en yaman düşmanı İslamcıların üstadı Necip Fazıl olur. Öylesine ağır hakaretler döşenir ki Ahmet Emin’e gözü dönmüş bir dinci olan Hüseyin Üzmez çeker silahı ve Ahmet Emin’i altı kurşunla vurur. Hüseyin Üzmez, bugünlerde pek ünlüdür, sık sık TV programlarına din alimi gibi kurumlu kurumlu çıkar. Pek bişey bilmez aslında, ama davası tarihe “Malatya Suikastı” olarak geçer ve ünlenir. Son yıllarda ise MIT ajanlığı yaptığı ve Müslüm Hoca’yı Fadime ile bastıran kişi olduğu anlatılır.

Necip Fazıl’ın Ahmet Emin için yazdıklarına dönelim biz. Bakın üstad nasıl köpürmüş:

“Dönme, Türk ırkının içinde frengi mikrobundan daha hain bir suikast metodunun sahibidir.... Sen İslam ve İman Davasının baş düşmanı, baş suikastçi, baş haini bir alçaksın, “Alçak” sıfatına yükseklik verecek kadar alçaksın; ve bu davaya karşı küfür ve delalet safının serdümenisin.... Ey cihanın baş çıfıtı, çıfıtların çıfıtı!. Allah’ın Kuranında Belhum Adal diye tarif ettiği, hayvanlardan ve necasetten adi, insanlık yüz karası Ahmet Emin Yalman! ...Sen bizzat bir dönmenin bana dediği gibi “Başı hiçbir vincin kaldıramayacağı kadar boynuzla dolu” meşhur ve müseccel bir deyyussun.”

http://www.muratyildirimoglu.com/makaleler/islamicinayetler.htm

Bir başka değerlendirme daha aktaracağım. Bu da Sabetaycılık üzerine “Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945) İletişim, İstanbul, 1999” adında bir kitap çıkaran Rıfat Bali ile yapılmış bir röportaj. Sabetayizm üzerine karşı propaganda yapan bir sitede gördüm bunu da. Sitenin sahibi belli değil.


Ahmet Emin Yalman da Dönmeydi, Nazım Hikmet'i savunur yazılar yazdı diye eleştirildi. Bence bugün Dönmelik konusu Türkiye gündeminden düşmüştür. Çünkü Dönmeliği temsil eden, tartışmalı, ateşli polemik yapan insanlar kalmadı. Bir Yalman'ın eşdeğeri bugün yok.


Hayret bişey. Bu Ahmet Emin Yalman neyi savunuyor acaba? Nasıl bir adamdır. Merak ettim doğrusu. Yine aynı sitede Nihal Atsız’ın bir yazısı var. Türkçülük cephesinden de o bindirmiş:

İstanbul'da "Vatan" gibi mukaddes bir ad taşıyan gündelik bir gazete çıkmakta ve bu gazetenin baş yazılarını "Ahmet Emin Yalman" diye Türk ve Müslüman ismi taşıyan bir adam yazmaktadır. Bir çok saf Türk okuyucular bu adamı Türk sanmakta ve bazan makûl ve doğru yazılar yazdığı için ona inanmaktadır.

Esefle söyleyelim ki Ahmet Emin Yalman, Türk ve Müslüman değildir. Bu vatan ve milletle ilgisi yalnız Türk pasaportu taşımaktan ve Türk tebaası olmaktan ibarettir. Ahmet Emin Yalman "Yahudi Dönmesi" yahut "Selanik Dönmesi" denilen ve on yedinci asrın sonlarına doğru Sabatay Sevi adında maceraperest ve serseri bir Yahudi tarafından kurulan gizli bir ırkî-dinî cemaate mensuptur. Mesihlik iddia eden ve mucize göstermek davasında bulunan bu çılgın Yahudi, Türk Padişahı Dördüncü Avcı Sultan Mehmed tarafından huzuruna çağrılmış ve: "Seni kurşuna dizdireceğim. Ölmemek mucizesini göster de hepimiz birden sana inanalım" hitabını alınca bütün Yahudilere has korkaklıkla padişahın ayaklarına kapanarak Müslüman olmuştur.


Bu kadar yeter sanırım. Bu adamı tanıdık. Herkesin düşmanı olmuş. (Bu arada şu ana kadar Ahmet Emin Yalman adını sadece duymuş ve Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezler’inde yaptığı alıntılardan “Gördüklerim Geçirdiklerim” adında beni her seferinde adıyla gülümseten anılarının olduğunu biliyordum.)
http://www.orienternet.de/Ani/ani.html

O halde bir de bu adam kimmiş ona bakalım. İşte Ahmet Emin Yalman’ın kısa hayat öyküsü. Boğaziçi Üniversitesinin web sitesinden.

Gazeteci ve yazar Ahmet Emin Yalman 19 Aralık 1972’de İstanbul’da öldü.
1988’de Selanik’te doğan Yalman 1910’da İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra ABD’de Columbia Üniversitesi’nde felsefe okudu ve gazetecilik eğitimi aldı. 1914’te yurda dönerek Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi) Ziya Gökalp’in yanında iki yıl sosyoloji asistanlığı yaptı. 1916-1920 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) istatistik dersleri verdi.
Gazeteciliğe 1907’de Sabah’ta başlayan Yalman, 1917’de Mehmet Asım’la (Us) birlikte Vakit gazetesini çıkardı. 1920’de İstanbul’un işgali sırasında İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Bir yıl sürgünde kalan Yalman dönüşünde Vakit’ten ayrıldı. Ahmet Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til ile birlikte Vatan gazetesini çıkardı (1923). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı savunduğu için Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı; Vatan 1925’te hükümet tarafından kapatıldı.
Yalman 1925-1935 yılları arasında basından uzaklaşarak bazı yabancı firmaların temsilciliğini yaptı. 1936’da Kaynak dergisini çıkaran Yalman aynı yıl Halil Lütfü Dördüncü, Rıfat Yalman ve Zekeriya Sertel ile birlikte Tan gazetesini satın aldı. Bir süre sonra, görüş farklılıkları nedeniyle Tan’dan da ayrılan Yalman 1940’ta tekrar Vatan’ı çıkarmaya başladı. Yalman savaş yıllarında liberal demokrasinin ve müttefiklerin savunuculuğunu yaptı; savaş sonrasında da Batı’nın siyasal düzenini öven yazılar yazdı. Vatan’ı 100.000’lik tiraja ulaştırmayı başardı. DP’nin ilk yıllarında partiye övgüyü sürdürdü. Partinin antidemokratik uygulamalara geçtiği yıllarda ise partiyi eleştirmeye başladı ve 1959’da bu yüzden 15 ay mahkumiyet aldı. Bu arada gazeteye olan ilginin azalması üzerine 1961’de Vatan yerine Hür Vatan’ı çıkardı. Bir yıl kadar yayın hayatını sürdüren Hür Vatan’dan sonra Yalman’ın gazetecilik yaşamı diğer gazetelerde ara sıra yazdığı yazılarla sınırlı kaldı.
Yalman gezi, anı ve inceleme dallarında da yapıtlar verdi. Başlıca kitapları Havalarda 50.000 Kilometre (1943), Naziliğin İçyüzü (1943), Yakın Tarihimizde Gördüklerim ve Geçirdiklerim’dir (1970-1971, 4 cilt).


http://www.ata.boun.edu.tr/chronology/kim_kimdir/ahmetemin_yalman.htm

Enteresan bir yaşam öyküsü değil mi sizce de. ABD’de okuyor ama Osmanlı savaşa Almanya ile birlikte giriyor ve o da birçok İttihat Terakki’ci gibi Almanya yanlısı muhtemelen ve Ermeni soykırımından sorumlu olduğu gerekçesiyle İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilen İttihatçılarla birlikte sürgüne gidiyor. Anlaşma sayesinde dönüyor ama yolu İstiklal Mahkemelerine çıkıyor. Bir süre uzaklaşıyor, tekrar gazeteciliğe döndüğünde ise Sertel’lerle doğal olarak anlaşamıyor. Belli ki adamın sosyalizme yakınlığı yok hiç. 2. Dünya Savaşı yıllarında Cumhuriyet gazetesi Almanları tutarken, Yalman müttefikleri tutuyor, yani Amerikancı oluyor.  DP’nin son yıllarında DP karşıtlığından dolayı ceza da alıyor.

Benim gördüğüm kadarıyla Nazım, Ahmet Emin Yalman’a karşı pek adil davranmamış. Bence ortada olan bir aydın tablosudur. Gün olmuş Nazım için kampanya başlatmış, gün olmuş Nazım'dan hain damgası yemiş, gün olmuş DP'yi savunmuş, gün olmuş DP tarafından hapis cezasıyla onurlandırılmış. Almancı diye İngilizler tarafından sürgüne gönderilmiş. Amerikancı diye Nazım'dan, dinsiz diye Necip Fazıl ve Neyzen Tevfik'ten papara, üstüne üstlük Hüseyin Üzmez adında bir zıpçıktıdan da 6 kurşun yemiş.

Bu tablo aynı zamanda Türkiye’nin bir döneminin tablosudur, hatta bugünün de tablosu gibi biraz. Aydınlarımızı, insanlarımızı ne kadar kolay harcıyoruz, ne kadar kolay hain ilan ediyoruz. Bence bizim böyle insanlara ve böyle tartışmalara ihtiyacımız var. Ayrıca “Yakın Tarihimizde Gördüklerim ve Geçirdiklerim” adıyla yayınladığı anılarını çok merak ettim. Acaba neler yazmış!..

Kendini Bilmek ve Alkibiades

3/9/2006
Sizlere Alkibiades'i anlatacağım. Sokrates'in Alkibiades'le olan bir konuşmasını aktaracağım buraya. Oldukça uzun, ama okuması zor değil ve Alkibiades'i tanıdığınız zaman okumak daha da ilginç gelecektir sanırım. İnternette türkçe kaynaklardan taradım, pek sağlıklı bilgiler yok, ama onları da ekleyeceğim. Asıl güvendiğim kaynak ise Server Tanilli'nin kitabı. Tarihe utançtan yoksun olarak geçen ve duruma göre yön değiştirdiği için bukalemun olarak anılan Alkibiades'i asıl olarak ordan anlatacağım . Önce zaman ayırıp okuyacaklar için "Kendini Bilmek" adıyla anılan konuşmayı aktarayım.

"Kendini bilmek, ruhunu bilmektir..."

Sokrates: Kendimizle ilgilenmek ne demektir, söyle bana. Çünkü genellikle kendimizle ilgileniyoruz sanıyoruz, ama aslında ilgilenmediğimizi fark edemiyoruz. Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? Kedisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?

Alkibiades: Bence ilgilenmiş olur, Sokrates...

Sokrates: Bak, bir insan ayaklarıyla ne zaman ilgilenmiş olur? Ayaklarına ait bir şeyle ilgilendiğinde ayaklarıyla ilgilenmiş olur mu?

Alkibiades: Anlamadım.

Sokrates: Ayakkabılarımızla ilgilendiğimiz zaman, ayaklarımızla ilgileniyor sayılır mıyız?

Alkibiades: Anlayamadım, Sokrates.

Sokrates: Bir şeyi daha iyi kılınca onunla ilgilenmiş olmaz mıyız?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki, ayakkabıyı daha iyi kılan sanat nedir?

Alkibiades: Ayakkabıcının sanatı.

Sokrates: Ya ayaklarımızla, gene bu sanat yoluyla mı ilgilenmiş oluruz, yoksa ayaklarımızın daha iyi olmasını sağlayan sanatla mı?

Alkibiades: Ayaklarımızın daha iyi olmasını sağlayan sanatla.

Sokrates: Ayaklarımızı daha iyi kılan sanat, bütün bedenimizi daha iyi kılan sanat değil midir?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Bu sanat da idman değil midir?

Alkibiades: Kesinlikle.

Sokrates: Demek ayaklarımızla idman sayesinde, ayaklarımıza ait olan şeyle de ayakkabıcının sanatı sayesinde ilgilenmiş oluruz.

Alkibiades: Şüphesiz.

Sokrates: İdman sayesinde bedenimizle, başka sanatlar sayesinde de, bedenimize ait olan şeyle ilgilenmiş oluruz.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Demek bir şeyin kendisiyle, bir sanat sayesinde, ona ait olan şeyle de başka bir sanat sayesinde ilgilenmiş oluruz.

Alkibiades: Bu gayet açık, Sokrates.

Sokrates: Demek kendine ait bir şeyle ilgilenirsen, kendinle ilgilenmiş olmazsın.

Alkibiades: Evet, Sokrates.

Sokrates: Çünkü gördüğümüz gibi, kişi, aynı sanat sayesinde hem kendisiyle, hem de kendine ait bir şeyle ilgilenemez, öyle değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Hadi, şimdi söyle: Hangi sanat sayesinde kendimizle ilgileniriz?

Alkibiades: Bilemiyorum, Sokrates.

Sokrates: Peki, ayakkabının ne olduğunu bilmeseydik, ayakkabıyı hangi sanat daha iyi kılar, bilir miydik?

Alkibiades: Bilmezdik.

Sokrates: Peki, kendimizin ne olduğunu bilmezsek, hangi sanatla kendimizi daha iyi kılabiliriz? Bunu bilebilir miyiz?

Alkibiades: Bilemeyiz.

***

Sokrates: Kendinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir? Ve o "kendini bil" yazısını Delphi tapınağına yazan insanı ciddiye almamalı mıyız? Yoksa, kendini bilmek herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?

Alkibiades: Kendini bilmenin herkesin elinde olduğunu çok kere düşündüm Sokrates, ama ara sıra, çok zor bir şey olduğunu düşünmedim de değil.

Sokrates: Zor olsun, kolay olsun, başka bir yol yok, Alkibiades. Kendimizi bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebileceğimizi de biliriz. Bu bilgi olmazsa, kendimizle ilgilenmek imkânsızdır.

Alkibiades: Doğru.

Sokrates: Bakalım, kendi varlığımız nedir? Bunu nasıl bulabiliriz? Böylece, biz neyiz, bilebiliriz; ama eğer onu bulmazsak, ne olduğumuzu asla bulamayız.

Alkibiades: Hakkın var.

Sokrates: Öyleyse, yalvarıyorum sana Alkibiades, söylesene, şu anda kiminle konuşuyorsun? Benimle, değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Ben de seninle, değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Demek şu an konuşan benim, yani Sokrates.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Dinleyen de Alkibiades.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki Alkibiades, konuşurken kelime kullanmıyor muyum?

Alkibiades: Evet, kullanıyorsun.

Sokrates: Konuşmakla kelime kullanmak aynı şey mi?

Alkibiades: Aynı şey, Sokrates.

Sokrates: Ama, bir şey kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrı değil midir?

Alkibiades: Ne demek istiyorsun?

Sokrates: Açıklayayım, mesela, ayakkabıcı köseleyi bıçak ve başka aletlerle keser, değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki, keser ve alet kullanan kimse, kesmek için kullandığı aletlerden ayrı değil midir?

Alkibiades: Elbette.

Sokrates: İşte demin de, "bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey, her zaman ayrı mıdır?" diye sormuştum.

Alkibiades: Ayrı sanıyorum.

Sokrates: Gene ayakkabıcıyı alalım: Ayakkabıcı köseleyi yalnız aletleriyle mi kesiyor, yoksa elleriyle de mi?

Alkibiades: Elleriyle de.

Sokrates: Demek ellerini de kullanıyor.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Köseleyi kesmek için gözlerini de kullanmıyor mu?

Alkibiades: Elbette kullanıyor.

Sokrates: Peki, bir şeyi kullanan kimseyle, kullandığı şey ayrıdır demiyor muyuz?

Alkibiades: Evet, diyoruz.

Sokrates: İnsan bütün bedenini de kullanmıyor mu?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Ama "bir şeyi kullanan kimse, kullandığı şeyle ayrıdır" demiştik.

Alkibiades: Evet, demiştik.

Sokrates: Demek insan, bedeninden başka bir şeydir.

Alkibiades: Öyle gözüküyor.

Sokrates: İnsan nedir öyleyse?

Alkibiades: Bilmem.

Sokrates: Ama, insanın, bedenini kullanan bir varlık olduğunu biliyorsun, değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Peki, bedenini kullanan ruh değildir de nedir?

Alkibiades: Evet, ruhtur.

Sokrates: Bedene emreder, onu bu şekilde kullanır, öyle değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Ama herkesin kabul edeceği bir şey var.

Alkibiades: Nedir?

Sokrates: İnsan şu üç şeyden biridir.

Alkibiades: Hangi üç şeyden?

Sokrates: Ruh... Beden... Ve ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.

Alkibiades: Hiç şüphe yok.

Sokrates: "Bedene emreden insandır" demiştik.

Alkibiades: Evet, öyle demiştik.

Sokrates: Beden kendi kendine mi emrediyor?

Alkibiades: Hayır.

Sokrates: Ona emrediliyor demiştik, öyle değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Öyleyse aradığımız şey beden değil.

Alkibiades: Hiç değil.

Sokrates: Peki, bedene emreden, bedenle ruhun oluşturduğu bütün mü ve bu bütün de insan mı?

Alkibiades: Öyle gözüküyor.

Sokrates: Yanılıyorsun Alkibiades. Çünkü eğer bu bütünün parçalarından biri emreden, diğeri emredilen ise, bu bütüne insan diyemeyiz.

Alkibiades: Doğru.

Sokrates: Ne beden, ne de bedenle ruhun oluşturduğu bütün insan değilse, insan ya hiçbir şeydir ya da ruhtan başka bir şey değildir.

Alkibiades: Öyle.

Sokrates: İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir kanıta gerek var mı?

Alkibiades: Hayır, böyle olduğu açıkça gözüküyor.

Sokrates: Öyleyse senle ben, birbirimizle konuşurken asıl konuşan ruhlarımızdır.

Alkibiades: Öyle.

Sokrates: İşte demin de söylediğimiz bu; Sokrates kelimeler kullanarak Alkibiades'le konuşurken, Alkibiades'in yüzüyle değil, gerçek Akibiades'le, yani ruhu ile konuşuyor.

Alkibiades: Ben de böyle düşünüyorum.

Sokrates: Demek "kendini bil" diyen o söz, bize, ruhumuzu bilmemizi emrediyor.

Alkibiades: Öyle gözüküyor.

Sokrates: Demek ki bedene dair bir bilgi insanın bazı şeylerini bilmek anlamına gelir, ama aslında bu, insanı bilmek anlamına gelmez.

Alkibiades: Haklısın Sokrates.

Sokrates: Bir daha söyleyeyim: Bedeniyle ilgilenen kimse, kendisine ait bir şeyle ilgileniyor, asıl kendisiyle değil.

Alkibiades: Böyle düşünmek gerek.

Sokrates: Kendi para işlerine bakan da, ne kendisine ait bir şeyle ilgileniyor, ne de asıl kendisiyle, fakat kendisinden çok daha uzak şeylerle ilgileniyor.

Alkibiades: Evet, ben de böyle düşünüyorum.

Sokrates: Demek sarraf kendisine ait şeylerle ilgilenmiyor.

Alkibiades: Doğru.

Sokrates: Ve Alkibiades'e âşık olan kimse, ona ait olan bir şeyi seviyor, gerçekte Alkibiades'i değil.

Alkibiades: Doğru söylüyorsun.

Sokrates: Seni seven, ruhunu sevendir.

Alkibiades: Bütün söylediklerinizden bu çıkıyor. Peki Sokrates, söyle bana, kendimizle nasıl ilgileniriz?

Sokrates: Ne olduğumuz üzerinde anlaşmakla bir adım ileri atmış olduk; hâlbuki bunda yanılsaydık, korktuğumuz başımıza gelir, kendimiz olmayan bir şeyle ilgilenmiş olurduk.

Alkibiades: Çok doğru.

Sokrates: Öyleyse Alkibiades, hangi şeylere baktığımız zaman kendimizi görürüz?

Alkibiades: Aynaya herhalde veya onun gibi bir şeye.

Sokrates: Doğru. Ama gözde, görmemizi sağlayan gözde, aynanınkine benzer bir şey yok mu?

Alkibiades: Var.

Sokrates: Elbette farkına varmışsındır: Birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındakinin gözünde aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür.

Alkibiades: Doğru.

Sokrates: Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına bakarsa kendini görebilir.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Bedenin başka bir yerine veya kendisine benzemeyen başka bir şeye bakarsa, kendisini göremez.

Alkibiades: Doğru söylüyorsun.

Sokrates: O halde göz, kendini görmek isterse, bir göze, bu gözde de gözün erdemi, yani görme erdemi olan yere bakmalıdır.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: İşte sevgili Alkibiades, ruh da kendini bilmek isterse, bir ruha ve özellikle ruhun erdeminin, yani bilgeliğin bulunduğu yere bakmalıdır veya buna benzeyen herhangi bir başka şeye.

Alkibiades: Bana da öyle geliyor Sokrates.

Sokrates: Ruhta da, bilgi ile aklın bulunduğu yerden daha tanrısal bir yer bulabilir miyiz?

Alkibiades: Bulamayız.

Sokrates: "Kendinin ne olduğunu bilmek, bilge olmaktır" dememiş miydik?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Ne olduğumuzu bilmezsek, bilge değilsek, bize ait iyi veya kötü şeyleri bilebilir miyiz?

Alkibiades: Nasıl bilebiliriz?

Sokrates: Çünkü Alkibiades'i bilmeyen kimse, Alkibiades'e ait olan şeyin de gerçekten onun olup olmadığını bilemez, değil mi?

Alkibiades: Elbette bilemez Sokrates.

Sokrates: Biz de kendimizin ne olduğunu bilmezsek, bize ait olan şeylerin gerçekten bizim olup olmadığını da bilemeyiz, değil mi?

Alkibiades: Nasıl bilebiliriz?

Sokrates: Kendimize ait şeyleri bilmezsek, bunlara ait olan şeyleri de bilemeyiz, değil mi?

Alkibiades: Evet, bilemeyiz.

Sokrates: Kendinin olan şeyleri bilmeyen kimse, başkalarına ait olan şeyleri de bilemez.

Alkibiades: Hiç şüphe yok.

Sokrates: Başkalarına ait olan şeyleri bilmezse, şehre ait şeyleri de bilmez.

Alkibiades: Elbette.

Sokrates: Böyle bir adam şehir işlerini idare eden bir adam olamaz.

Alkibiades: Olamaz.

Sokrates: Ne yaptığını bile bilmez.

Alkibiades: Evet, bilmez.

Sokrates: Bilmeyen yanılmaz mı?

Alkibiades: Elbette yanılır.

Sokrates: Yanılınca da hem kendine, hem de şehre kötü davranmaz mı?

Alkibiades: Başka türlü olamaz.

Sokrates: Kötü davranınca bahtsız da olmaz mı?

Alkibiades: Elbette.

Sokrates: Peki ya ilişki kurduğu kimseler?

Alkibiades: Onlar da bahtsız olur.

Sokrates: Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mesut olamaz.

Alkibiades: Kimse olamaz.

Sokrates: Demek kötü adamlar bahtsızdır.

Alkibiades: Evet, hem de çok.

Sokrates: Bu bahtsızlıktan da bilge olarak kurtulunur, zengin olarak değil.

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Mesut olmak için, şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne de tersanelere ihtiyacı var. Ne de nüfusa veya genişliğe. Gerekli olan şey erdemdir, öyle değil mi?

Alkibiades: Evet.

Sokrates: Öyleyse şehir işlerini gerektiği gibi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın.

Alkibiades: Hiç şüphesiz.

Sokrates: Peki, kişi, kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?

Alkibiades: Nasıl verebilir ki?

Sokrates: Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yalnız kendinle ve kendine olan şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait olan şeylerle de ilgilenmen demektir, onları idare etmek isteyen bir kişiye bu gerekir.

Alkibiades: Doğru söylüyorsun.

Sokrates: Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlık ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta ve aynı zamanda kendin hakkında cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur.

Alkibiades: Öyle görünüyor.

Sokrates: Bir şehirde erdem yoksa, kötü davranışlar önlenemeyecek bir şeydir.

Alkibiades: Muhakkak.

Sokrates: Alkibiades, mesut olmak için, senin de şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Kaynak :
Felsefe Ekibi
M. E. B. Yayınları'nın "Eflatun-Alkibiades I"i (1962, çev. İrfan Şahinbaş) ile Oxford Üniversitesi (1892, çev. B. Jowett) yayını "Dialogues of Platon"un içindeki (s. 463–509) diyalogla karşılaştırılarak hazırlanan bir derlemedir.]

Foucault, Michel- Gutman, Huck-Hutton, Patrick H.; Kendini Bilmek; Çev. Gül Çağalı Güven; Om Yayınevi; 4. Basım; 2003; (22–31)

Atina ve Isparta

3/9/2006
Alkibiades'i tarih içinde yerine oturtabilmek için önce biraz dönem hakkında bilgi vermem gerekiyor.  Klasik Yunan uygarlığı M.Ö. 9. yüzyıldan başlatılabilir. Daha da öncelere uzatmak mümkün ama bizim için önemli olan süreç bu uygarlığın ciddi bir güç haline geldiği dönemler. Klasik Yunan dönemi çok sayıda birbirinden bağımsız site devletinin olduğu bir dönem. Bu site devletleri dönem dönem, özellikle de düşman saldırıları olduğunda güçlerini birleştirmek zorunda kalmışlar ama hiç bir zaman tek bir devlet gibi davranmamışlar. Bunu sağlayacak olan M.Ö. 3. yüzyılda tüm Yunan dünyasını egemenliği altında birleştiren İskender'dir. Bu aradaki 600 yıllık süreçte 200'den fazla Yunan site devletinin içinde en önemli olan ikisi Isparta ve Atina'dır.

Isparta ve Atina sadece iki büyük güç değil, aynı zamanda iki ayrı politikanın, iki ayrı anlayışın, iki ayrı rejimin de temsilcisiydi. Gerçi her ikisi de köleci idiler. Köle emeği üstünde yükselen bir uygarlıkları vardı. Ama Atina köleci demokrasinin, Isparta ise köleci despotizmin temsilcisi idi. Isparta tamamen bir asker şehri gibidir. Ön büyük gücü ordusudur. Atina ise ticaret, politika, denizcilik gibi alanlarda ilerledi. İki köleci devlet arasındaki ayrım bugünden bakınca çok önemsizmiş gibi gelebilir ama tersine çok büyük bir öneme sahiptir. Atina demokrasisinin geliştirdiği birikimin ürünlerini bugün bile birçok şeyde hissedebilirsiniz.

Atina M.Ö. 5. yüzyılda Yunan dünyasının kültür merkesi haline gelmiştir. Perikles döneminde Atina uygarlığının zirvesine ulaşır. Perikles dönemin aydınları ile de yakın dosttur. Sokrates, trajedyanın babası Sofokles, tarihin babası Herodot, heykeltraş Fidyas vb. onun dostlarıdır. Marks, "Perikles devri, Yunan gelişmesinin doruk noktasıdır" der.

Ancak parlak devir uzun sürmez, Yunan dünyasının bir türlü kurtulamadığı krizlerin en önemli nedeni Pers/Med saldırılarıdır. Şehir devletleri bu saldırılar karşısında birlikler oluşturur, Atina'nın öncülüğünde birleşirler olmaz, Isparta'nın öncülüğünde birleşirler olmaz. Çünkü bu sefer de ya Atina ya Isparta diğerlerine dayatmalarda bulunur.  Hem kendi aralarında hem Med'lere karşı bitmek tükenmek bilmez savaşlar yaşanır.

İşte bizim Alkibiades'imiz böyle bir dönemde ortaya çıkmıştır.

Alkibiades Kimdir?

3/9/2006

Alkibiades, Perikles'in yakınıdır. Zenginliği, inceliği, cömertliği ve yakışıklılığı ile son derece dikkat çekici, karizmatik bir tiptir. Sokrates'e olan aşkı yüzyıllar boyunca anlatılıp durmuştur. Daha önce de dediğim gibi bu üstün meziyetlerine karşın utançtan yoksun biridir ve sürekli yön değiştirmesiyle ün yaparak "bukalemun" adını almaya hak kazanmıştır.

Isparta ile Atina arasında bitmek tükenmek bilmeyen savaşların yaşandığı dönemde saldırı politikası güden bir olarak öne çıkar. Alkibiades'in saldırganlık politikasını istediği dönem aynı zamanda Atina'da da varlıklarını yitirmiş kitlelerin savaştan yana olduğu bir dönemdir. Ortada Isparta ile yapılmış bir anlaşma (Nikias Barışı) olmasına karşın bu anlaşma iki tarafı da memnun etmez. Atinalılar, Isparta'nın kontrolündeki Sicilya, İtalya ve Kartaca'nın buğdayca zengin bölgelerini ele geçirmeyi planlamaktadır. Alkibiades'in ısrarlı savaş propagandası sonunda hedefine ulaşır ve Sicilya seferine çıkılır. (M.Ö. 415)

Seferin komutanlığı Alkibiades, Nikias ve Lamakos'ta olacaktır. Büyük bir donanma ve ordu hazırlanır. Ancak yola çıkmadan bir süre önce garip bir olay olur. Yolcuların koruyucu tanrısı Hermes'in heykelleri bütün köşe başlarına konulmuştur. Ordu uğurlanacaktır. Bilinmeyen kişiler bir gece bu heykelleri kırarlar. Yunanlara göre bu sadece küfür değil aynı zamanda bir kötüye işaretti. Bu işi kimin yaptığı anlaşılanmaz. Kimileri Alkibiades'in kendisinin kimileri ise düşmanlarının yaptırdığını söyler. Düşmanlarına göre Alkibiades "tanrısız filozofların" öğrencisidir, uğursuzdur. Alkibiades'in ordusu ise savaş tanrısı gibi tapmaktadır Alkibiades'e.

Alkibiade'in öğretmeni: Sokrates

3/9/2006
Sokrates, Alkibiades'in de hocasıydı. Aslında hiçbir yazılı eser bırakmamış olmasına karşın başta Platon olmak üzere öğrencilerinin yazdığı eserler ile düşünceleri günümüzü kadar ulaştı. Sosyal bilimlerin gelişmesine büyük katkıları olan kuşkucu Sofistlerin en sert hasımlarından biri oldu. Onları "çömezlerinin kafalarını karıştırmaktan başka birşey yapmayan bilgelik tacirleri" diye eleştiriyordu. Anlambilimin (etimolojinin) gelişmesinin öncüsüdür. Seçkinci bir devlet anlayışı vardı. Ona göre devleti yönetmek için gerekli olan üstün niteliklerdi ve bunlar eğitim ve öğretim ile kazanılabilirdi. Her yurttaş devlet yönetimine katılmamalı idi. Sokrates demokrasinin en korkunç düşmanı sayılarak gençleri siyasal yönden bozduğu ve yeni tanrılar yarattığı suçlaması ile ölüme mahkum edildi.

Sokrates'in düşüncesi Yunan felsefesinde gerici felsefi anlayışın da başlangıcıdır. Ardından gelen öğrencileri Platon ve Aristoteles de aynı yoldan yürüyeceklerdir. Halk kitleleri ile soylu sınıflar arasındaki kopukluğu açıkça gösteren seçkinci bir felsefe sistemi vardır Sokrates'de. Platon bu sistemi daha da sağlam bir idealist temele oturtur. Önceki dönemlerin Thales, Demokritos gibi materyalist temsilcilerinin felsefi sistemleri Sokrates ve ardılları tarafından reddedilerek soylu sınıfın ayrımcılık ve seçkinciliğine daha uygun bir idealist temele oturtuldu. Bu iki anlayışın arasında ise bilinemezci, kuşkucu bir sofist felsefe gelişmişti.

Bu ara Sokrates açıklamasından sonra tekrar Alkibiades'imize dönelim.

Komutan Alkibiades

3/9/2006
Alkibiades, bu hengame içinde donanmasıyla yoıla çıkar. Sicilya'ya varılır ve Sirakuza'ya karşı askere harekete başlanır. Tam bu sırada Atina'dan gönderilen bir gemi gelip Alkibiades'e yargılanmak üzere Atina'ya dönmesi haberini getirir. Alkibiades demokrasiye karşı komplo kurmakla suçlanıyordur. Atina'da Alkibiades'in düşmanları onun şehirden ayrılmasından sonra güç kazanmışlardır. Ama savaşın orta yerinde ordu komutanını geri çağırmak oldukça riskli bir harekettir. Alkibiades çağrıya uymaz ve gidip Atina'nın düşmanı Isparta'ya sığınır.

Alkibiades'in komuta görevini Nikias alır, ancak Isparta'dan Sirakuza'ya ek destek gelince Atina donanması çaresiz kalır. Bütün ordu ele geçer, askerler taş ocaklarına köle olarak yollanır, komutanlar idam edilir. Savaş Atina açısından tam bir felaket olmuştur. Alkibiades'in ise Isparta'da keyfi yerindedir. Alkibiades'i Isparta'da bırakalım şimdilik, kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ekşi sözlükte Alkibiades maddesinin anlattığımız kısma ilişkin pasajı aktaralım.

olaylar peleponnes savasi sirasinda gelisir. alcibiades konsule sicilyaya bir gemi ekspedisyonu duzenlenmesi icin bastirmaktir. bu tarihte esi benzeri gorulmemis bir saldiri olcaktir, butun yunan donanmasi sicilyaya gidecek ve oradaki sparta sumurgelerini ele gecirecektir. bu peleponnes savasi icin bir donum noktasi olabilirdi. aslinda yunanli komutanlar ve konsulun ileri gelenleri bu fikre hic sicak bakmamaktadir. tum donanmayi sicilyaya gonderirlerse, atina'nin savunmasiz kalacagini dusnuyorlardi. savas karari icin konsul toplanti yaptiginda, alcibiades tutkulu bir konusma yapar ve socrates'den ogrendigi butun retorik kabiliyetini kullanarak konsulu savas icin ikna eder. konsulde sen madem bu kadar gazsin, bu donanmanin basina da sen gec bari der. alcibiades zevkle kabul eder.

donanmanin yola cikmasindan bir iki gun once ilginc olaylar gelisir. once plato'nun symposiumadli diyalogunda bahsi gecen olaylar yasanir. alcibiades resmen bir ormanci tadinda dergahi basar, zil zurna sarhos olan alcibiades socrates'e olan askini herkesin onunde yineler ve yine herkesin onunde socrates'den basini alir. ertesi sabah atina halkini bir supriz beklemektedir. efendim atina'da yollarin kose baslarina gezginlerin koruyucusu, sans ve bereket getiren dogurganlik tanrisi hermes'in heykelleri vardir. bu heykeller biraz bizim guney beldelerimizde turistlere sikca sattigimiz malafati dikmis bereket tanricasini hatirlatir. hermes'in erkeklik uzuvlari tum ihtisamiyla geleni geceni selamlar, onlari korur, sans getirir.

iste symposium'un ertesi sabahi atina halkini bekleyen supriz de budur: atina'daki butun hermes heykelleri vandalizmin kurbani olmus ve hadim edilmistir. ufak bir arastirma bunu yapanin kimligini aciga cikarir: alcibiades. gece ki kizginligiyla socrates'e bir mesaj vermeye calistigi asikardir. donama ertesi gun yola cikacakken komutani hapse atmak, sehir icin buyuk problem yaratacaktir. konsul gizli bir toplanti yapar ve hic bir sey olmamis gibi davranmaya karar verir. ama bu buyuk suc cezasiz kalmayacaktir: alcibiades donanmayla yola cikacak ve savasacaktir. ya savasta kendisi olur, ya da geldiginde idam edilir.

alcibiades donanmayla yola cikar, cikar cikmasina ama tam savas baslayacagi zaman da spartalilarin tarafina gecer. alcibiades aptal degildir ve konsulde bir suru adami vardir. hakkinda verilen karari ogrenmis, o da hic bir sey olmamais gibi davranmis ve son anda da canini kurtarmistir. efendim savas atina'nin doanmasinin tamaminin yok olmasiyla sonlanir. donama komutansiz kalinca koordinasyonu saglayamaz ve uzun sure direnerek denizin dibini boylar. sicilya ekspedisyonundaki malubiyet peleponnes savasindaki malubiyetin basladigi pivot noktadir.

alcibiades gotu kurtarir tabi, daha savas sirasinda affedilmis olarak geri cagrilir. savas sonrasinda da atina'ya hizmetlerde bulunur. guclu komutan, dokunmak kolay degil. lakin m.o. 404 yilinda peleponnes savasini kaybeden atina, faturayi birilerine kesecektir. m.o 399 yilinda socrates atina gencligini bozmak ve yeni tanrilar icat etmek sucundan mahkemeye cikarilir ve idam edilir. bilin bakalim bozuldugu iddaa edilen atina genclerinden biri kimdir?


http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=alkibiades/%239928632

Yukardaki eğlenceli anlatım sonlara doğru artık iyice cozutmuş. Anlatım tarzı Alkibiades'i anlamamızı zorlaştıracak bir hale gelmiş. Yine de aktarmakta yarar gördüm.  Very Happy

Alkibiades'in saf değiştirmeleri

3/9/2006
Alkibiades'i Isparta'da bırakmıştık. Ispartalılar da böyle bir toplu savaş durumu içinde Alkibiades'ten yararlanmadan duracak değillerdi tabii. Zaten Alkibiades de Atina'dan öç alma tutkusuyla yanıp tutuşuyordu. Alkibiades'in önerisi ile Atina'nın kuzeydoğusundaki Decelie'yi işgal edildi ve Atina'nın yiyecek bağlantıları kesildi. Atina Alkibiades sayesinde felce uğramıştı.

Isparta'nın bundan sonraki amacı denizlerde Atina karşısında üstünlük sağlamaktı. Yine Alkibiades devreye sokuldu. Isparta adına Perslerle bir görüşme yapıp Perslerden bir donanma sağladı. Böylece Atina karşısında karada üstün ancak denizde zayıf olan Isparta'nın güçlü bir donanması oluyordu. Yapılan elbette iğrenç birşeydi. Yunanların ortak düşmanı Perslerle anlaşmak sadece Alkibiades'in hanesine yazılabilecek bir ihanet değildi elbette.

Bu arada Alkibiades Perslilerle iyice içli dışlı olmuştu. Ege denizinin Anadolu sahilindeki birçok yeri de Atina'nın elinden koparıp almayı başardı. Ancak Isparta'da da Alkibiades'ten hiç hoşlanmayanlar vardı. Sonuçta Alkibiades Atina'ya ihanet etmiş bir haindi. Küçük Asya'da giderek güçlenmesi hiç hoşlarına gitmiyordu. Alkibiades'i görevden alıp yerine Lysandros'u gönderirler. Lysandros da Alkibiades gibi Perslerden bolca altın almayı sürdürdü.

Alkibiades'in Isparta ile Persler arasındaki yağ-kaymak durumu uzun sürmedi. Atina'da oligarşik bir darbe oldu. Buna karşı ayaklanmalar oldu ve Alkibiades bir kez daha kılık değiştirerek Atina'nın şanlı komutanı olarak geri döndü. Bu sefer yine Atina ordusunun başında Isparta ve Perslere karşı savaşıyordu. Çanakkale ve Karadeniz'e çıkan yolu Pelopenezlilerin elinden almaya çalışıyordu. Ancak bir taraftan Perslerin desteğiyle haraket eden Lysandros'un çevirdiği dümenler, bir taraftan Atina'daki düşmanları Alkibiades'in dengesini bir kez daha bozdular. Bu sefer Atina'Yı terkedip gönüllü olarak sürgüne gitti. Amacı İran'a ulaşıp Pers kralı ile görüşmek ve desteğini almaktı. Ama Lysandros da onun kadar kurnazdı. Pers kralını ikna edip yılda Alkibiades'i öldürtü.


imza kampanyasi


Ziyaretçi Defterine yazın

Paylaş

Blogcu ile yapıldı

Google