Kime ve nasıl selam verilir

14/12/2007
Elimde bir kitap var, 89. baskısını karıştırıyorum şu anda. Daha önce bu kitaptan Ömer bahsinde bahsetmiştim. "Seadet-i Ebediyye" adında, kütük gibi birşey, 1250 sayfa. Yazarı "derin alim, faziletli merhum seyyid Ahmed Mekki efendi hazretleri" imiş.

Buyrun beraber "Selamlaşmak" bölümüne bakalım. Kimlere selam verilmezmiş: 16 madde var, ben ilk sekizini yazayım:

1. Yabancı kızlara, genç kadınlara selam verilmez.
2. Satranç ve her oyunu oynayanalara selam verilmez.
3. Kumar oynayanlara selam verilmez.
4. İçki içenlere selam verilmez.
5. Gıybet edenlere selam verilmez.
6. Şarkıcılara selam verilmez.
7. Aşikare günah işleyenlere selam verilmez.
8. Kızlara, kadınlara bakanlara selam verilmez.

Kafirlere, ancak iş düştüğü zaman selam verilebilir. Kafiri tebcil ederek saygı göstermek için selam veren kafir olur. Kafiri tayim eden, mesela üstadım gibi sözlerle saygı gösteren, kafir olur (İbni Abidin, cild 5)

(Seadet-i Edebiyye, sayfa 363)


Selamda sünnet şöyledir ki, önce küçük büyüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmi olana, attaki merkebde olana, merkeb üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim, miraç gecesi, önce Allah'u teala selam verdi.

(agy, sayfa 364)

İhtiyaç olduğu vakt, zimmiye selam vermek ve müsafeha etmek caiz olur. Hürmet için ise, caiz olmaz. Kafire hurmet küfrdür.

...

İbni Nüceym Zeyneddin Mısri "rahmetullahi teala aleyh" (Segair ve Kebair) kitabında el ile selam vermek günahtır diyor. İsmail Sivasi, bunu açıklarken (Çünki, el ile selam vermek, kafirlerin adetidir) diyor.

...

Süleymaniye kütüphanesi, Laleli kısmında (3653) sayılı kitabın başında, Ahmed ibni Kemal efendi "rahmetullahi teala aleyh" (Kitab-ül feraid) de diyor ki, (Ebu Ümamenin bildirdiği hadis-i şerifde, (Başkalarına benzemeyenler bizden değildir. Yehudilere ve hıristiyanlara benzemeyiniz! Yehudiler parmakları ile işaret ederek, hıristiyanlar elleri ile işaret ederek, mecusiler de eğilerek selam verirler) buyuruldu.

(agy, sayfa 365)
...

Cami-ul ezher kibar ulemasından olup, 1361 (m. 1942) de vefat eden eşşeyh Ali Mahfuz "rahmetullahi teala aleyh" (El-ibda) kitabının 362. sahifesinde diyor ki (İslamiyete uygun selam vermek unutuldu. Bu, çok kötü adettir. Günaydın demek, el işareti ile selamlaşmak, baş eğmek, yabancı müslümanı görünce selam vermemek, eve girince gördüklerine selam vermemek çok fenadır. Sünneti terk etmektir.)

(agy, sayfa 366)


Not: Bu arada, yazar alıntılarda tırnak yerine parantez kullanıyor, ben de aynen aktardım. Yoruma gerek var mı bilmiyorum. En çok da at üstündekinin eşek üstündekine önce selam vermesi olayına güldüm. Muhammed ile Allah karşılaştıklarında da önce Allah selam vermiş.

Yaşar Kemal: Türkiye Barışını Arıyor

4/1/2007
Demokratik Barış İnsiyatifi öncülüğünde düzenlenen "Türkiye Barışını Arıyor" konferansı Ankara'da başladı. Açılış konuşmasını yazar Yaşar Kemal yaptı. İşte konuşmanın tam metni ve diğer katılımcılardan özetler:

Yaşar Kemal: Türkiye Barışını Arıyor


“Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi muhtarlıklar teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir...

Gazi Mustafa Kemal, 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısından...

20’inci yüzyıl, insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya savaşı bu yüzyılda çıktı, büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.

Birinci Dünya Savaşı’ndan geriye kalan insanlar, savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz... İkinci Dünya Savaşından kalanlar daha beter durumda. Hele Üçüncü Dünya Savaşı, yani Soğuk Savaş, insanlarımızın canına okuyan bu... İnsanlık, bu savaşların yıkımından bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek, ölümü beklemek gibidir.

Bütün kötülükleri yanlış savaşların sırtına mı yüklüyorsun diyeceksiniz. Elbette insanları mutsuz edenlerin hepsini savaşın sırtına yükleyecek değilim. Ama çoğu savaşların işi... Savaşlar insanların ölüm fermanıdır. Savaşlar, üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.

Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümleri kanıksayarak... Ama bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler, insanların yüzünü ağartan işlerdir. İnsanlık, yüzyılımızın yaptıklarıyla da övünebilir.

Avrupa, gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz barışlar için, kültürlerin birbirini aşılaması, birbirlerini beslemesi için kuruldu. Savaşsız, mutlu bir dünya olsun diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya, insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine yollar açmak için kuruldu.

Bu söylediklerim bir temenni değil. Avrupa Birliğinin kurulmasının başlıca sebebi barıştır. 9’lar Avrupa’sı, 1973’te yayımladığı bildirgede şöyle diyordu: “Yenildiklerini hissedenlerin, yasal, siyasal ve manevi değerlerine saygıyı güvence altına almanın heyecanı... Ve geliştirilmiş bir toplum yaratma isteğiyle kurulan Avrupa, kendi kimliğini oluşturan temel öğeler olan temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, ekonomik ilerlemenin sosyal adalet amaçlı gerçekleşmesi ve insan haklarına saygı ilkelerini koruma umudunu taşır.”

İşte Avrupa Topluluğu bu umuda sarılmıştı. Çünkü üç korkunç, insanlığı yok edebilecek savaştan geçmişti.
Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilenmiş durumda. Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Tarih boyunca her savaş bir yıkım olmuştur. Yenenler de yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamamışlardır.

Bizim yirmi beş yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar denilen light savaşımıza gelince, birkaç kez tek taraflı ateşkes olmasına karşın, bu savaşımız bir türlü bitmiyor. Nasıl, niçin bitmiyor? Bunda kimsenin bilmediği bir keramet olsa gerek. Birinci dünya savaşı dört yıl, ikinci dünya savaşı altı yıl sürdü. Bizim yirmi beş yıllık savaşımız ne kadar sürecek belli değil.

Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan otuz bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı yetmiş bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. Beş bin köyün bir çoğunun evleri yakıldı. İnsanları ülkenin bir çok yerine dağıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmı yozlaştırıldı. İkinci dünya savaşına girseydik, bundan daha mı kötü olacaktı?

Bu savaş Türkiye’nin belini kırdı. Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.

Dünya bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk, bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur. dışarıda, önceleri, dağa çıkanların çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir kısmı üniversitelerde okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı yukarı dağa çıkanların hepsi okur-yazardı. Avrupa basını da buna önem vermiyordu. Artık bugün ise dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.

Bir de bu savaşa yüz milyon dolar gitti diyorlar. İstedikleri kadar desinler doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya başka kayıplar? Onların altından çok ülke kalkamaz.

Dünyadaki büyük uygarlıkların ana sebebini soracak olursak, yeşerdikleri toprakların, dünyanın en verimli, iklim olarak yaşamaya en uygun topraklar olduğunu görürüz. Örneğin Mısır toprakları, Batı Anadolu, Mezopotamya toprakları... Doğu Anadolu toprakları, Güney Anadolu toprakları da bu toprakların içindedir. Batı Anadolu da Doğu Anadolu da bir çok uygarlığın beşiğidir. Doğu Anadolu topraklarının bir çok uygarlığın beşiği olduğu gereğince bilinmiyor. Doğu Anadolu toprakları, Mezopotamya uygarlıklarına yardım etmiştir. Fırat’ın, Dicle’nin yaptığı gibi...

Mezopotamya, adını bu iki ırmaktan alır. Bu toprakları, Urartu, Huri gibi daha bir çok uygarlıklara beşiklik etmiştir. Şimdi bu toprakların insanları yoksulluk içinde kıvranıyor. Bu savaştan, önce bu toprakların insanları, her şeye karşın böyle yoksul, böyle ekmeğe muhtaç değillerdi. Savaşta sürülen köylülerin toprakları boşta kaldı. Hayvancılık bitti. Bahçeler kurudu. Arı kovanları boş kaldı. Korucular köylerde geriye ne kalmışsa talan ettiler. Korucularla korucu olmayan arasında onulmayacak bir düşmanlık ortaya çıktı. Sürülmeyen köylere de yaşam zehir edildi.

Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkum edildi? Otlu yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Ali’nin bağı var. Devletimiz savaş yapıyor, halkı sürüp toprakları boş koymak... Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?

Bir de bu tutumdan Türkiye’nin ne kadar zararı oldu, biliyor mu devlet? Bu şiddetin bu savaşın Türkiye’ye ne kadar zararı oldu biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşla günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için bir düşünen var mı, bu gidişle nereye gidiyoruz bir bilen var mı?

Bir insana ne yaparsanız yapın, bir insanın bir halkın onuruyla oynamayın!. Bu benim gençliğimden bu yana dilime pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan bağımsız korucuların halka yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor.

Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var. Onların dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: Türkün Türk’ten başka dostu yok.” Bir ülke halkına bundan daha korkunç bir söz edilmez. Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki sevinsinler, rahat etsinler. Türkün Türk’ten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt’ten bu yana Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşı’na kadar sürmüş. Kimileri yazıyorlar, söylüyorlar ki, Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle birlikte olmasaydı, bu savaş zordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın büyük zekası, bu zorluğu alt etti. Samsun’a çıktıktan sonra niçin kongreyi karadenizde, haydi oralar deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya’da, Ankara’da yapmadı. Niçin yapmadı? O büyük zekanın başka sağlam bir düşüncesi olmalıydı. Erzurum’da ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına geldi, “Emrinizdeyim Paşam” dedi, bundan sonra ordu müfettişinin yanında bir güç daha vardı: O da Kürtlerdi.

Erzurum’da ona, Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi. Onunla bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.

Ellili yıllardı, Nurullah Ataç, arkadaşı Cevdet Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken, söz Hacı Musa Ağa’ya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum kongresi Üyesi Dursunoğlu’na “Paşa’nın Hacı Musa Ağa ile anlaştığı doğru mu” diye sordu. Dursunoğlu, “İyi ki Mustafa Kemal o anlaşmayı yaptı. Koçgirî isyanını bu anlaşma sona erdirdi” dedi. O zaman Millet Meclisi’nde doksan üç Kürdistan Mebusu var. O doksan üç mebus bir bildiri yayımlıyor. “Savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeyiz” diyorlar.

Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler Türkiye’yi değil de İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumlar böyle mi olurdu. Bir de Sovyet İhtilali’nden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleri ile birleşmişler. Çoğunluk Osmanlılara kalmış. Kürtler Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapmaz mıydı? Öyle ise bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına bakarsak, onlar a**** oğlu a****ı.

Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, “Irak’ta Kürtler bağımsız olurlarsa, bu, savaş sebebi sayılmalı” diyorlar. Niçin? Irak’taki Kürtlerden size ne? Kim ne sanırsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostunuz varsa diyelim, o da güneyimizde, petrol kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.

Böyle bir dostun olması, bir çok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek içiyorlar. Irak Kürtleri Kuzey Irak’ta bağımsızlık istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık onların çıkarına değil. Can-ı yürekten federasyon istiyorlar. Federe bir devlet içinde olmak, onları daha işine geliyor.

Kimi insanlar, devlet, basın, hepsi birden, “Kürtler Türkiye’yi bölecek de bölecek.” Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip eksilmeyeceğini biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu savaşın hiç bitmeyeceğini biliyorlar, ya da istiyorlar. Belki de hiç kimse hiçbir şey bilmiyor.

Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa, gene savaştır. Savaşın sürmesini isteyen devlet çok güçlü de olsa, gene kayıplar verir, yıpranır. Boşu boşuna savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe yaramadığını görüyoruz. Savaşın acısı herkesin yüreğindedir.

Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan yürekten değilse, bir oyunsa, çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi, ırkçılarımız var. Her şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde, demokrasinin nimetine kavuşamadılar. Böyle giderse biz demokrasinin nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması o ülkenin onurudur.

Bundan yıllarca önce ben, “Demokrasi Kürt sorunundan geçer” demiştim. Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak okulu da yasakla, kendi dilini araştıracak geliştirecek üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozan’dan azınlık olarak çıkmadı. İyi ki azınlık değilmiş. Nerdeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış.

Malazgirt’ten bu yana kardeş oldukları, Kurtuluş Savaşı’nda ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri kardeşleri, onları nasıl bir azınlık sayabilirdi? Kürtler kendilerini hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, kart-kurt dili olduğunu söyleyenlere bile “Biz azınlığız” demedi. Çünkü onlar azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz. Bin yılın adı var.

Bu seksen yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı. Kürtler, linçlere, sürgünken geldikleri bölgelere tekrar sürgüne uğradılar. Birileri iç savaşı tetiklemeye çok uğraştılar. İşte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izin vermediler. Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız.

Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak... Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur. Her bölgede, her yörede değişir.

Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı edebiyatı olan diller, yaşamını uzun zaman sürdürür. Kürt dilinin büyük eski destanları vardır. Bugünkü dengbêjler, köy köy dolaşarak destanlarını söylüyorlar. Yeni destanlar da yaratıyorlar. Eski destancılardan Ebdalê Zeynikî, daha dillerde... Hem büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir şair...

Feqîyê Teyran da bir dengbêjdir. On dördüncü yüzyılda yaşamış Müküs Emiri’nin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha denbêjlerin söyledikleri şiirleri daha dilden dile dolaşıyor. Şiirlerin çoğu kuşlar üstüne. Ona Türkçe’ye çevirirsek, “Kuşların Fakisi” ya da “Kuşların destancısı” diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.

Bugün dünyada yaşayan destancılar, Kırgızistan’da, daha dillerde... Destancılara “Manasçılar” diyorlar. Bu yüzyıla kadar İrlanda destancıları vardı. İrlanda’da daha çok folklor çalışmaları var.

Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor. Özellikle son yıllarda kültürler üzerine çok çalışmalar yapılıyor. Kültür sorunları ülkelerin baş sorunları. Özellikle Avrupa ülkelerinde... Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kültürdür.

Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır.

Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle. Tek başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır dünyamızda, ne de bir uygarlık.

Ülkemizin, kendini bilim adamlarından, aydınlardan sayan bir takım kişiler, çok kültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. Onlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadolu’da böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez.

Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesans’tan miras iki sözcüğü sahiplendi. “İlkel ve üstün insan” Ve emperyalistler, kendilerini haklı sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.

Anadolu’ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek, Anadolu kültürleri gene birbirlerini aşılayacak. Anadolu’nun gene eski zamanlardaki gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.

Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da yirmi birinci yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşarlar.

Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde...
Ya gerçek bir demokrasi, ya da hiç...

Yaşar Kemal
Ankara,
13 Ocak 2007




Kim Ne Dedi…

Prof. Dr Doğu Ergil: Yurttaşlık siyasi bir birlikteliğe işaret eder. Devleti işaret eder. Bölünmüş yurttaşlık bize bir millete ait olma duygusunu aşılar ve insanları birbirine düşürür. İşte biz tam da bu noktadayız. Yitirdiğimiz barışı arıyoruz. Önce sorunun sıkıştığı şiddetten çıkmak gerekir. Bu da silahları bırakmakla olmaz. Uluslararası boyut kazanan soruna bakış tarzımızı ve yaklaşım biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. Eşitsiz taraflar barış yapamaz.

Prof. Dr Fuat Keyman: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün söylediği gibi temel risk; Irak sorunu. Bu sorunun üç ayağına baktığımız zaman, Kuzey Irak, PKK, Kerkük temelinde esasında konuştuğumuzun Kürt sorunu olduğunu görüyoruz. Kürt sorununun çözümü için sadece teröre değil, yoksulluk, işsizlik, kimlik dışlanması ve hukuk dışılık sorunlarına da odaklanmalıyız.

Prof. Dr İbrahim Kaboğlu: Anayasal yurtseverliğin altında birbirinden farklı önermelere sahip iki kavram var. Biri milliyetçilik ise diğeri hukuk devletidir. Hukuk devletinin öngördüğü anayasal yurtseverlik herkesin pay çıkaracağı bir anasayadır. Bunda önce hak ve özgürlükler, sonra sınırlamalar belirlenmelidir. Türkiye'de bir temsili demokrasi bile oturmamıştır. Bu yüzden anayasal yurtseverlik için demokratik zeminin oluşturulması gerekir.

Mesut Yeğen (Yazar): Kürt halkının Abdullah Öcalan'ı siyasi irade olarak gördüğünü kabul etmem mümkün değil. Nevruz'da bir milyon insan sokağa çıkarken, İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan'ın doğum günü kutlamalarında daha az insan sokağa çıkıyor. Birilerinin herkesi kapsayacak bir iradeyi temsil ettiğine de inanmıyorum. Bu sorun çözülecekse herkes belli ölçüde adım atmalıdır.

Prof. Dr. Mithat Sancar: İki uç tutum olan; tamamen inkâr ve bastırma ile ayrılıkçılık soruna en kolaycı yaklaşımlardır. Ama en çok acı ve çözümsüzlük üretenler de bunlardır. Türkiye'de merkezin sağında bulunan partiler Kürt meselesine demokratik bir çözüm getirme şansını yakaladılar, ama ya demokrat değillerdi ya da demokrasiyi savunacak kadar cesur değillerdi. Bizim ise şu an cesur demokratlara ihtiyacımız var.

Süleyman Çelebi (DİSK Genel Başkanı): Ülkemizde egemen güçler kendi aralarındaki iktidar kavgasını toplumun hassas olduğu sorunlar üzerinden yürütmektedirler. Bu sorunlar bazen azınlıklar, bazen Kürtler, bazen laiklik, bazen de Kıbrıs üzerinden gündeme gelebilmektedir. Şiddetin ve silahların terk edilmediği, Kürt kimliğinin tanınmadığı bir ortamda gerçek çözüm önerilerinin dile getirilmesi, savunulması ve iyisinin seçilmesi olanağı yoktur.

Ece Temelkuran (Gazeteci-yazar):
Ne Türk ne de Kürt aydınları ve siyasetçileri artık kendi halklarını eskisi kadar temsil ediyor. Diyarbakır'da çocuklar işkence gördüğünden beri bizler sokağı temsil etmiyoruz. Sokağın öfkesi bizim sözlerimizden daha güçlü. Barışı arayan bizler bu toprakta Kürtlerin ve Türklerin birbiri ile daha önce konuşmadığı biçimde konuşmayı keşfetmeliyiz. Celladı hayranlıktan felç edecek bir şehrazat dili bulmalıyız.

Osman Baydemir (Diyarbakır Belediye Başkanı):
Kalıcı barışı bekleme gibi bir lüksümüz yok. Bir yandan sosyal devlet olma gereklerini örgütlerken, öte yandan da toplumsal barışın altyapısının kurgulanması ve bu sürecin eşzamanlı yaşama geçirilmesi gerekir. Nasıl ki OHAL'in yaşam bulması için 100 milyar dolar kaynak harcanmışsa, yoksulluğun ortadan kaldırılması için de ekonomik OHAL uygulanabilir.

Suzan Samancı (Yazar): Yaşanan savaş kadınlar ve çocuklar üzerinde daha fazla etkili oluyor. Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar Türkiye'nin de sorunudur. Kürt sorunu çözülmezse hiçbirimiz rahat yüzü görmeyeceğiz. Barış iradesinde fazlasıyla etkin olmak isteyen bir kesim var. Peki yaşadığımız acıların sorumluları kimler? Gerçek demokrasiyi oturtamayan bu sistemin sorgulanması gerekir. Bu sorun Kürt sorunu değil, Türkiye'nin sorunudur.

Handan Çağlayan (Yazar): Savaşın cinsiyeti olur mu? Kürt hareketinde 1990'lı yıllarda silahlı militanların üçte birini kadınlar oluşturmaktaydı. İrlanda mücadelesinde çok sayıda kadın vardı. Ama, barış müzakerelerinde kadınlar yoktu. Barıştan konuşacaksak ve barış sadece masa üzerinde konuşulup imza atılacak bir şey değilse yaşamı yeniden kurmak için biz kadınların deneyimlerinden çıkarılacak çok ders var.

Konferansla ilgili bazı haberler
http://www.haberler.com/turkiye-barisini-ariyor-konferansi-yasar-kemal-den-haberi/
http://www.medya24.com/detay.php?d=29802
http://istanbul.indymedia.org/news/2007/01/164418.php

Döngüsel Önermeler

3/1/2007
Bu argumani Stephan Hawking’in sitesindeki sozlugunden aldim.

http://www.hawking.org.uk/activity/acindex.html

Bu arguman bir “circular argument”tir. Buna “totoloji” de diyoruz. Peki hangi maddenin karsisina yazilmis bu aciklama. Antropic Principle.Yani su meshur “insani ilke”.

Circular arguman, birseyi kendi ile aciklayan argumandir. Baska bir deyisle ispatlanmya calisilan sey zaten dogru olarak varsayilmaktadir. Descartes’in unlu sozu “dusunuyorum, oyleyse varim” sozu gibi. Descart bu argumani formule etmistir, cunku “dusunuyorum” dedigi anda zaten var oldugunu kabul etmektedir. Ve circular argumanlar yuzyillardir insanlari ugrastirir.

En basit haliyle “ A dogrudur, cunku A dogrudur”

Biraz daha karmasik bir ornek: “A dogrudur, cunku B dogrudur, ve B dogrudur cunku A dogrudur”

Onerme daha cok bilesenden de olusabilir: “A dogrudur, cunku B dogrudur, B dogrudur, cunku C dogrudur, Ve C dogrudur cunku A dogrudur.”

Bu tur argumanlar dinde ve politikada cok sik kullanilirlar:

“Kutsal Kitap(KK), Tanrinin oldugunu soyler. KK tanrinin sozu olduguna gore ve tanri yanlis birsey soylemeyecegine gore, KK’da olan hersey dogru olmalidir. Demek ki Tanri vardir.”

“Evrenin bir baslangici vardir. Baslangici olan hersey bir nedene sahiptir. Demek ki, evrenin Tanri denilen bir baslangici vardir.”

“Idam gereklidir, cunku vahsice oldurmelere karsi caydirici bir olum cezasina ihtiyacimiz var”

“Serbest ticaret bu ulke icin iyi birseydir. Nedeni acik. Ulkeler arasinda sinirlandirilmamis bir mal akisi oldugu zaman saglanan faydanin ulkenin heryerinde sinirsiz ticari iliskilerin gelismesini sagladigi acik degil midir?”


Peki totoloji ve celiski nedir?

Totoloji
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “doğru” çıkıyorsa, bu önermesel formüle “totoloji” denir. (wikipedi)


Çelişki
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “çelişki” denir.



Totoloji ile celiskiyi birlikte aldim. Cunku bu ikisi mantikta (formel mantik) aciklama degeri olmayan argumanlardir.

Bir argumanin her kosulda dogru yada her kosulda yanlis cikmasi durumudur ki, gunluk hayatta da sik sik kullaniriz bu tur argumanlari.Ornegin:

“Yalnizlik paylasilmaz( paylasilirsa yalnizlik olmaz.)”

Sonuc olarak circular argument’ler birer totolojilerdir ve her zaman dogru sonuc verirler. Ancak hicbir aciklama degerleri yoktur.

Antropic principle’in temel yaklasimi baslangicta verdigim argumanla ozetlenebilir. Tekrarlarsak

"Evren bugun bu haldedir, cunku eger daha farkli sekilde gelismis olsaydi bu halde olmazdi. "

Bir sure once Panteidar'in "Bilincli Tasarim" adi altinda actigi topic'te cok sayida tasarimcilara ait arguman vardir ve hepsi de bilimsel gercekler bicimindedir. Ornekler su tarzdadir:

"1. Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir."

Bilincli tasarimcilarin bu tarzda kurduklari argumanlarin hepsini Stephan Hawking circular argumant olarak niteler.

Namaz çeşitleri

21/12/2006
Hacet namazı: Bir şeyin olması için kılınan namaz.

Bakara 45'de 45. "Sabır ve namazla yardım dileyin." deniyor. Aslında İslamiyette anrıdan birşey istenmez denir. Ama bu ayete dayanarak hacet namazı diye birşey geliştirilmiş. Bunun bir sürü de ritüeli var. Aşağıdaki lişnklerde detayı var

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1449
http://tr.fgulen.com/a.page/bulten/a12372.html?PHPSESSID=1c43be9650a84d08d8a71883aff2
http://www.geocities.com/buyunedir/hacetnamazi.htm

İstekler çeşitli olabilir: Çocuk olması için oluyor, insan sıkıntılı bir durumdaysa, içine cin, şeytan falan girmişse oluyor. En alttaki linkte cinler, büyülerle ilgili de epey bilgi var. Bakara 45'in sonunda bu namazı huşu duyanlar kılar deyişinden hareketle namazdan sonra hiç konuşmadan yatılması gerektiği sonucu da çıkarılmış.

Küsuf namazı: Güneş tutulduğu zaman kılınır.

Bildiğimiz gibi gök cisimleri mitolojilere ve dinlere oldukça zengin malzemeler vermiştir. Doğa dinlerindeki ay ve güneş tutulmasında yapılan ibadetler İbrahimi dinlerde kaldırılmıştır. Ama geçiş yumuşak olsun diye, yani aya güneşe ibadet edenleri yeni dine katmak için bu türden şeyler uydurulmuş.

Fussilet 37 şöyle der: "Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Alah’a secde edin, ki bunları Kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz." İşte aya ve güneşe namaz secde etmek yasaklanmamış ama hüsyf ve kusuf namazına çevrilmiş.

Husuf namazı: Ay tutulduğu zaman kılınır.

http://www.sevde.de/islam_Ans/K/K2/kusuf_ve_husuf_namazi.htm

Tilavet secdesi: Belli bazı Kuran ayetleri okunduğu zaman secde edilmesidir.

Bu ayetler hangileridir peki. Aşağıdaki linkte detaylı şekilde anlatılmış bu. Bu ayetlere secde ayetleri deniyor.

      1. A'râf Sûresi: 206. âyet
      2. Ra'd Sûresi: 15. âyet
      3. Nahl Sûresi: 50- âyet
      4. İsrâ Sûresi: 107. âyet
      5. Meryem Sûresi: 58. âyet
      6. Hac Sûresi: 18. âyet
      7. Furkan Sûresi: 60. âyet
      8. Neml Sûresi: 25. âyet
      9. Secde Sûresi: 15. âyet
     10. Sâd Sûresi: 24. âyet
     11. Fussilet Sûresi: 37. âyet
     12. Necm Sûresi: 62. Âyet
     13. İnşikak Sûresi: 21. âyet
     14. Alak Sûresi: 19. Âyet

Bu ayetlerin tekrar okunması durumunda secdeyi tekrarlamak gerekmiyor ama farklı yer veya zamanda okunursa yeniden secde etmek gerekiyor. Peki "farklı yer" ne demek? Bu da tartışılmış ki aşağıdaki linke göre bir ağacın dalında bulunan bir kişinin bir başka dala geçmesi durumunda yer değiştirmiş sayılır, dolayısıyla da secdenin tekrarlanması gerekir deniyor.

http://www.biriz.biz/merak/mrk51.html

Bu namazlar Arap putperestliğinden kalmalar.

Mevlid

7/8/2006
Amine hatun Muhammed annesi
Ol sadeften doğdu ol dür danesi

Çünki Abdullah'dan oldu hâmile
Vakt erişdi hefte vü eyyam ile

Hepimiz bu satırları çocukluğumuzdan beri duymuşuzdur. Ölünün ardından kırkıncı gün yemeği verilir ve Mevlit okutulur.  Süleyman Çelebi (doğumu 1351,Bursa) tarafından yazılmış, Muhammed'in doğumunu ve hayatını anlatan, onu öven bir şiirdir. Mevlit, Farsça doğum demekmiş. İslami anlamda ise Muhammed'in doğumu anlatılmış oluyor.

Garip olan şu: Doğum adında ve Muhammed'i öven bir şiir, ölümlerde okunuyor. Bunun anlamı ne olabilir?

Bunun anlamı şudur. Türkler eski dinlerinden kalan alışkanlıklarını bir şekilde İslam örtüsü altında sürdürmektedirler. Ölünün 40'ı İslam'dan değil, doğa dinlerinden, muhtemelen Şamanizm'den kalma birşey. Alevilerde de 40'ler Cemi olarak kutlanıyor. Üç, beş, yedi, oniki, kırk gibi rakamlar doğa dinlerinden kalma şeyler. Yani olay şu: İslamiyeti kabul edip şartlarını uygulayan işnsanlar eski dinlerini de bırakmıyor, güzel bir şekilde iki dini kaynaştırıyorlar. Sünniler bunu yaparken, Aleviler eski dinlerini daha çok savunuyor, birçok geleneği uyguluyor.

Bir de olayın İslamcı cephesine bakalım. Nerdeyse bütün İslamcılar şiddetle Mevlid'e cephe alıyorlar. Israrla bunun bir hurafe olduğunu, İslamda 40. gün, 7. gün falan olmadığını, hatta Muhammed'in övülmesinin bile  onun şanını lekeleyeceğini yazıyorlar. (Örn: Ahmet Hulusi) Peki, Mevlit okutmayıp da ne yapacaklarmış: 1000 kulhuvallahi okuyup, ölenin ruhuna yollayacaklarmış. Resulullah böyle demiş.

Alın birkaç tane akıldanesi. Aman Mevlid okutmayın Very Happy

İslâm Dininde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!

Kesinlikle bilelim ki, Kur`ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne "mevlid"; ne de ölünün namaz-”oruc” borçlarını kapatmak için yapılan "ıskat ve devir" törenlerine yer vardır!

Mevlîd okumayı ibadet sanıp, "kandil"(!) gecelerini kutlayan; müslüman olmanın ilk şartı olarak kadının başını örtmesini bilen; namaz ya da orucun göktürklerin gökteki tanrısını hoşnud etmek için teklif edildiğini sanan dar anlayışılı kişilerin "müslüman"lığına, "İslam Dini" diye bakar ve değerlendirirler!

Ölen kişinin arkasından yapılacak en iyi hayır olarak Hz.Rasûlullah bir açıklamasında  şöyle diyor;

"Sevdiğiniz ölmüş kişinin arkasından eğer 1000 defa  Kul huvallhû yani İHLÂS sûresini okursanız o kişinin ruhunu azaptan kurtarmış olursunuz.". Yani siz o sevdiğiniz kişi  için  1000 tane İhlâs okuyup onun ruhuna yollayacaksınız Bunun dışında  yapılan o devir hatmi adı verilen kişinin öldüğü gece evinde toplanılarak hocalara para verilerek yapılan işlerin hiçbirinin dinde yeri yoktur.

Diyanet işleri Başkanı da bu devir hatmi denen olayın  dinde yeri olmadığını resmen açıklamıştır..

40.gece, 52.gece gibi şeyler tamamen uydurmadır! Yok "burun düşmesi gecesidir.., vs.dir.." derler…Tamamen  Din’deki hurafedir. Biraz önce açıkladığım müslümanlık anlayışı içine oturtulmuş, dine sonradan sokulmuş safsatalardır bunlar.

Bilgisizliğiniz yüzünden birtakım insanları zengin edersiniz, geçimine vesile olursunuz… Ama amaç Kurân’ı OKUMAK yani ANLAMAKTIR


http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/mevlid/index.htm

Sonuç olarak, mevlid, Peygamber Efendimiz'in halini ve kemalini dile getiren bir manzume olarak, orada Kur'an-ı Kerim okunmaya ve salevat-ı şerife getirmeye vesile olabilmektedir. Ama mevlidi bir ibadet gibi yapmak hoş bir şey değildir. Hele bugünkü okunuş şekliyle mevlid, kazanç vesilesi ve meslek haline getirilmiş ve pazarlıkla okunur olmuştur. Ömründe bir defacık olsun namaz kılmamış, islam diniyle uzaktan yuakından ilgisi bulunmayan bir insana bile mevlut okutulmakta ve bu manzumeyi okuyacak olanlar, çok kere, bu teklife razı olmaktadırlar. Allah bize basiret versin. biz uyansak, mesele kökünden hal olacaktır. Sarmaşık, sırık bulmazsa boy gösteremez. İslam'a aykırı olan davranışlara sırıklık yapmamalı ki bu gibi işler boy vermesin.


http://www.biriz.biz/merak/mrk22.htm

Mevlidler, dinde olmadığı halde varmış gibi, ibadet çeşitleri arasına katılmıştır. Bundan dolayı, mevlid merasimleri düzenlemek ve mevlid okumak bir bid'attır. Hattâ İslâm'da olmayan, ölünün kırkıncı, elli ikinci gecelerinde okunması İslamla ilgili olmayan bir merasim ve ibadet şekli ile icra edilmesi haramdır.


http://www.sevde.de/islam_Ans/M/M2/mevlid.htm

Hizmetçi Kızlar

29/6/2006
Önceki gün Fas'lı bir arkadaşım, ülkesindeki "hizmetçi kızlar"ın durumunu anlattı. Ne demek bu "hizmetçi kız"? Bizde de bir zamanlar sanırım vardı. Yanaşma deniyor. Annesi babası ölmüş yada çok yoksul durumdaki ailelerin kızları yanaşma olarak daha zengin bir aileye veriliyor. Daha çocuk yaşta başka bir ailenin yanına yanaşma olarak giden bu kız, gittiği evin her işini yapmak zorunda. Temizlik, çamaşır, bulaşık, aklınıza ne gelirse. Küçük çocuklar varsa onlara da bakmak zorunda. En ağır şekilde hayvanlar gibi çalıştırılan bu çocuklar, tümüyle eğitimden habersiz şekilde büyüyorlar. Genç kızlık dönemleri gelip de, göğüsleri büyümeye başladı mı, ailenin reisi yada evin büyük oğlu tarafından taciz edilmeye ve sonunda gerekirse tecavüze kadar gidiyor iş.

Çocukluğundan başlayıp genç kızlığına kadar hayvanlar gibi çalışırken, bir çocuğun böyle hayvan gibi çalıştırılması o zengin aile için bir namus sorunu değilken, kızın karnı büyümeye başladığında, bu kız o ailenin namusuna leke vurmuş sayılıyor.  Lekeyi vuran evin reisi değildir, evin oğlu da değildir, kendini savunamayan yanaşma kızdır. Evin hanımı böylesine ağır bir lekeye katlanamaz. Kızın derhal cezalandırılması gerekir. Varsa ailesinin yanına gönderilir, yoksa sokağa atılır. Her ikisi de bu çocuk için ölüm demektir. Eğer taşlanarak öldürülmezse, sokaklarda defalarca ırzına geçilir. Toplum bir pisliği temizlemiştir. Toplumun bütün iğrenç kültürü, ahlaksızlığı, dinsel gericiliği, ekonomik zayıflığı, herşey o küçücük kız çocuğunun bedeninde hayat bulmuştur çünkü. O iğrenç küçük bedenin yok edilip, toplumun namusunun kurtarılması gerekir.

Fas'lı arkadaş, ülkesinin aydınları tarafından, ülkenin en büyük sorunlarından biri sayılan bu "hizmetçi kız" olayını anlattı. Sonra şöyle bir açıklama yaptı. "Bu olayın sorumlusu İslamiyet değildir. Çünkü Fas'ta diğer islam ülkelerinde olduğu gibi katı bir İslam anlayışı yoktur. Fas sünnidir. Sünni anlayış gerici bir anlayış değildir. Ayrıca kralımız da son yıllarda bu tür toplumsal sorunlarla ilgili düzenlemeler yaptı. Ancak bu sorun eskisi kadar olmasa da, hala devam eden acı bir sorundur"

Anlaşılan o ki, herkes kendi ülkesini uygar görüyor. Mutlaka kendi ülkesinden daha kötü durumda olanlar var çünkü. Bu açıklamalar üzerine birisi bakire olmayan bir kızın evlenip evlenemeyeceğini sordu. Ortaya çıktı ki, Fas'ta bakire olmak sadece toplumsal olarak değil "hukuki" olarak da evlenmek için bir zorunluluk. Benim anladığım aslında ülkenin yasaları bir tür şeriat yasaları niteliğinde.

Tartışma burda bitti. Fas'lı arkadaş ülkesinde uygar bir rejim olduğuna inanarak evine gitti. Sanırım "Hizmetçi kızlar" sorununu etrafına anlatıyordur.

Ağacın Kurdu Kendindendir

29/6/2006
İnsan başkasını pek değiştiremez. Ama zor da olsa kendisini değiştirme şansı var.  İlgilenmediklerimiz, eksik bıraktıklarımız, yapamadıklarımız hep aklımıza geç gelir Yıllar ilerledikten sonra gelir. Yaşanan yaşanmıştır, geri dönüp düzeltme şansı da yoktur. Geriye hüzün kalır, acı kalır, içimizde kırık birşeyler kalır.

Ama yine de çoğumuz kuyruğu dik tutarız. Yanılmadım, hata yapmadım, başkaları hatalıydı, koşullar gerektirdi, olanaksızlıklar vardı, şuydu buydu. Eğer insanın elinden bu son kalesini de alacak olursak, savunmasız çıplak kalacağından korkar. O kaleyi ölümüne savunur. Yanılmadım, başkaları hata yaptı, koşullar gerektirdi. Derler ya “ağacın kurdu içinde olur”. İşte böyledir sevgili kardeşim. Ağacın kurdu kendindendir.

O kale, o kale... O kaleyi savunmak için ne yığınaklar yaparız onun önüne. Geçmişimizi deşeriz, günümüzü eşeleriz, paramız, varlığımız, yaşadıklarımız. Yığınak ne kadar güçlü olursa saldırılara karşı o kadar sağlam olur kalemiz. O kalenin temelden çürük olduğu ise hiç aklımıza gelmez. Ağacın kurdu içindedir. Kale dışardan yıkılamaz hale gelir. Ama içerden çürümüştür, bir gün durup dururken yıkılıverir

Paskalya da geldi..

27/4/2006
Paskalya bayramı başladı. Geçen hafta bir Fastnacht geçit alayı seyrettim. Rengarenk giysiler içinde, yüzlerini boyamış binlerce insan, müzik grubu, çalgılar, davullar, konfetiler içinde büyük bir şenlik. Seyrettiğim yerde tam 64 müzik grubu vardı. Küçük bir şehir için epey büyük bir geçit alayıydı yani.

Bu arada bu kutlamaların bayağı bir kapsamı varmış. Maskeli balo günü var mesela, o gün tanıştığın biriyle seks yapıyorsun, artık maskenin arkasından ne çıkarsa şansına. Burdaki barların çoğu “dekoriert” etiketini asmış durumda. Pencereler kapatılıyor, içeriye dekorlar yapılıyor, ve servis yapan kızlar dekolte vaziyette, bazı yerlerde pek bişey giymeden servis yapıyorlar.

Bütün bu bayramların aslında hıristiyanlıkla bir ilgisi yok. Çok daha eski, putperest bayramları. Ancak zaman içinde hıristiyan dünyası ile karışmış ve ortaya karmaşık bişey çıkmış. Geçitlerde rengarenk kostümler, yüzleri boyama zaten bir pagan havasını açıkça gösteriyor. Sexle ilgili kısımlar da eski pagan törenlerinden bildiğimiz şeyler. Bir de davullar ve çalgı aletleriyle tempo tutmak var. Bunların dışında ateşe az yer veriliyor. Muhtemelen zaman içinde tehlikelerinden dolayı ortadan kalkmış. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bu törenler kutlanırken Protestanların olduğu yerlerde yasaklanmış. Bu geçitler kuzey İsviçre, güney Almanya ve Avusturya'da yapılırken, Zürich ve Luzern gibi protestan ağırlıklı yerlerde pek yapılmıyormuş.

Ancak paskalya bayramının başka görünümleri üzerinden hıristiyanlığa taşınmış başka gelenekler olduğu görülüyor. Bu konuyla ilgili biraz bilgilenmek için wikipedia’dan ostern(paskalya)’ya ilişkin bölümün bir kısmını çevirdim.

Orijinal metin için: http://de.wikipedia.org/wiki/Ostern

Ostern (paskalya)

Ostern (paskalya) hıristiyan Kiliseleri tarafından, İncil’de anlatıldığı gibi,İsa’nın ölümden sonra yeniden dirildiği gün olarak anılır; hıristiyanların en önemli bayramlarıdır. Diğer hıristiyan bayramlarından farklı olarak bu bayrama ait gelenek ve semboller, paskalya tavşanı ve paskalya yumurtasında olduğu gibi putperest geleneklerden oluşurlar.

Hıristiyan Paskalya Bayramı

Paskalya bayramı 1091 yılından beri batı kiliseleri tarafından perhiz Çarşambası’ndan (külçarşambası) başlayıp 40 gün sürer. Bu 40 gün, İsrail halkının çöllerde 40 yıl dolaşmasını, İsa’nın çölde 40 gün oruç tutmasını hatırlatır. 1091’den beri pazar günleri oruçtan hariç tutulduğu için, Karsamstag’den  (paskalyadan önceki Cumartesi) önce tam 46 gün eder. Kefaret zamanı, günlük deyişle paskalya orucu, Karsamstag’da biter. Yani tam olarak Paskalyapazarının arife günü, ki yahudi-hristiyan geleneklerine göre günler arife ile başlar. (Paskalya gecesi şenliği Paskalya pazarının bişr parçasıdır. )

Paskalyadan önceki son haftaya Karwoche (woche-hafta, kar-eski almancada şikayet, üzüntü, matem) denir. Bu hafta, hıristiyanların İsa’nın Kudüs’e geldiği gün olarak kutladıkları Palm pazarından başlar. Gründonnerstag günü (yeşil Perşembe demek ama bazı bölgelerde kirli Perşembe deniyor–çn) (Burdaki yeşil renk anlamı taşımaz, eski almancadaki greinen yani şimdiki “weinen” ağlamak sözcüğünden gelir) hıristiyanlar İsa’nın inananlarla yediği son akşam yemeğini anarlar. Bir sonraki gün Karfreitag’da  (kar-cuma) İsa’nın çarmıha gerildiği düşünülür; Karsamstag (kar-cumartesi) mezarda sessizlik; üçüncü gün olan Paskalya pazarı da İncil’e göre İsa’nın göğe çekildiğine inanılan gündür. 

Putperest bahar bayramı olarak Paskalya

Hıristiyan olmayan birçok yörede güneşe hayırseverliğin ve verimliliğin kaynağı olarak tapılır ve bahar bayramı kutlanır.

Birkaç Paskalya geleneği germen güneştapımlarına kadar uzanır. Bahar ve paskalya ateşi, hatta ikibin yıldan daha eski olan paskalya tekerleri (Osterräder ?) bu tür geleneklerdir. Kuzeyin güneş tanrısı Baldur ile hıristiyan Christus arasında bazen kendiliğinden bir bağlantı üretilir.

Putperestler paskalyayı eski alman tanrıçası Ostara’nın adına ithafen Ostara-Fest adı alltında kutlarlar. Ostara’nın sembolleri tavşan ve yumurtadır ve verimliliği sembolize ederler.

Paskalya Yumurtası Boyama

Yumurtaların renklerinin de ayrı anlamları varmış. Mesela

Sarı: İlham ve bilgelik temenni etmek anlamına gelir
Kırmızı: İsa’nın kurban edilmesini sembolize eder
Beyaz: Saflığin rengidir
Yeşil: Gençliği ve suçsuzluğu gösterir
Portakal: Sabır, güç ve hırs demektir.

Unkulunkulu

27/4/2006
Bu çeviriyi kimseye okutamadım şimdiye kadar. Acaba bilgisayarcılar içinden okuyan çıkacak mı, merak ediyorum. İlginizi çekmek istediğim yer 6 nolu başlıktır. Uthlanga kamış demek. Daha doğrusu üretme yeteneğine sahip olan kamış demek. Bu basbayağı erkeklik organıdır. İnsanların burdan gelmesi gayet açık bir ifade aslında.
 
Atalara tapma anlayışında ilk insan bir tür tanrı oluyor. Yada tanrı kavramı biraz değişik. Tanrımız atalarımızdır işte. Çok basit. Karmaşık tanrılara gerek yok yani. 
 

UNKULUNKULU;

Veya

Güney Afrika'daki Amazulu ve diğer kabileler'in

Yaratılış İnançları



UNKULUNKULU artık bilinmiyor.1 O, ilk adamdır2 ve başlangıçta3 oluştu4. Onun karısını bilmiyoruz ve atalar onun karısının olduğuna dair birşey söylemiyorlar.5

Unkulunkulu Uthlanga'dan6 (kamıştan) kavimleri oluşturdu7 dendiğini duyarız.



O'nun bir bukalemun gönderdiği söylenir, ona demiş ki: 'Git, bukalemun, git ve de ki. İnsanlar öldürmesinler'. Bukalemun yola çıkmış; yavaş yavaş gitmiş;8 yolda oyalanmiş; ve yolda Ubukwebezane9 adındaki bir ağacın meyvesinden yemiş.
Bukalemun yola çıktıktan bir süre sonra Unkulunkulu onun arkasından bir kertenkele10 göndermiş. Ona da şöyle demiş: 'Kertenkele, oraya vardığın zaman de ki, öldürebilirler.' Kertenkele gitmiş; koşmuş ve acele etmiş. Ve demiş ki: 'Size söylüyorum, bana dendi ki, öldürebilirsiniz'. Kertenkele, daha bukalemun hedefine ulaşamadan Unkulunkulu'ya geri dönüp gelmiş. Halbuki bukalemun önce gönderilmişti ve ona 'git ve öldürmesinler de' denmişti.
Bukalemun sonunda varmış ve şöyle seslenmiş: 'Bana dendi ki, öldürmeyin'. Ama insanlar onu şöyle yanıtladılar: 'Ah, Biz Abantu'nun sözlerini kertenkeleden duyduk, bize 'İnsanlar öldürebilirler dendi'. Senin sözünü dinleyemeyiz. Kertenkele'nin sözlerine uygun olarak, insanlar öldürecekler.11
 
 

1 A s’ aziwa = ka s’ aziwa, artık bilinmez anlamında, yada diğer açıklamalarda söylendiği şekliyle: "A si sa m azi" ,onun hakkında artik bilgimiz yok. Bugün, onun hakkında bilgisi olan kimse yoktur da denebilir. Bir evin yada kabilenin isibongo'sunun (soyadının) türetildiği kişiden bahsedilirken de Ka s’ aziwa sözcüğükullanılır.Yani, hafızalardan silinmiştir, kendisi ve yaptıkları hakkında hiçbirşey bilinmez.

2 Bu ifade Unkulunkulu geleneklerinde sürekli kullanılan bir ifadedir. Umuntu sözcüğünden sadece bir kişi (person) anlaşılması gerektiği söylenir. Fakat umuntu insanoğlu (human being) anlamına da gelir. Ve burda bu anlamı taşıması yerlilerin din sistemine çok daha fazla uygundur. Onlar, atalara ibadet ederler ve ilk atalarının -ilk insanın- yaratıcı olduğuna inanırlar. Unkulunkulu, çok çok eski, en eski insan anlamına gelir. Arjuna'nın Krishna için ifade ettiği şekilde “Sen, tanrıların birincisi, en eski insan” (Hardwick. Christ and other Masters. Vol. I., p. 242.) Ve kral Satravata işaret eder “Hari, evrenin koruyucusu. Ey, ilk erkek, yaratışın, korumanın ve yıkımın efendisi!” (Id., p. 314.)

3Ekukqaleni. Başlangıçta. Bu sözcükte, bizim dilimizde olduğu gibi Zulularda da aynı belirsizlik vardır. Bundan, ebediyeti değil, şeylerin şu anki düzeninin başlangıcını ( in the beginning of the present order of things) anlamalıyız.

4Dabuka, ayırmak, çatlatmak veya kırmak, birşeyi yararak veya bölerek koparmak. Mesela arıların oğul vermesi bir ukudabuka'dır. Bir büyük kabileden küçük kabilelerin ayrılması, örneğin Umahhaule ve Unjan kabilelerinin Abambo'dan ayrılması yada Amerika'nın İngiltere'den ayrılmasına ukudabuka denir. Eğer bir köy çok büyür ve büyük oğul babanın kraal'ını (Güney Afrika'da etrafı kazık ve sırıklarla çevrili kulübelerden meydana gelen köy -ÇN) terkedip yeni bir yerleşim başlatırsa buna da ukudabuka denir. Yada İngiliz, Hollanda veya Zulu inekleri, sırasıyla İngiliz, Hollanda veya Zulu ineklerinden ürer (dabuka). Bir başka örnek: Reform hareketi ile, Reformist Kiliseler Roma'dan ayrılmıştır (dabuka), benzer şekilde karşıt kiliseler de İngiltere'den. Yada bu duruma daha uygun bir örnek olarak, Minerva'nın Jüpiter'in kafasından üretiliş tarzı bir ukudabuka idi. İlerde göreceğimiz gibi, Hint mitolojisine göre, ilk insan Brahma'nın varlığının bölünmesinden (ukudabuka) oluşmuştur. Sözcüğün yapısı zorunlu olarak kendisinden bölünmenin olduğu bir ön-varlığı gerektirir. Bu yüzden, Unkulunkulu başlangıçta koptu/oluştu dendiğinde biz bundan ya ebedi veya daha önce olan bir ruhsal varlıktan geldiğini ya da ebedi veya daha önce olan bir maddi varlıktan geldiğini anlamalıyız. wa dabuka eluhlangeni (uthlanga'dan koptu) dendiğinde, Amazulu'ların atalarının inanç sisteminde biçimlenmiş olan ebedi bir ruhsal varlığın ima edildiğini; wa dabuka emhlabeni (dünya'dan koptu) dendiğinde ise şüphesiz, dünyanın sonsuzluğuna -en azından önceden de varolduğuna- ilişkin bir inancın ima edildiğini düşünebiliriz.

5Fakat, birazdan görüleceği gibi, ilk kadın birçok yerde ilk erkekle ilişkilendirilir, yani Unkulunkulu'nun karısı olduğu söylenir.

6 Ohlangeni.—Uthlanga sözcük anlamıyla, sürgün verme ve filizleri dışarı atma yeteneğine sahip olan bir kamıştır.Mecazi olarak varoluşun kaynağını ifade eder. Bir baba, kendinden kopan çocukların uthlanga'sıdır. Bugünün cahil yerlilerine bu geleneğin anlamı ne düşündürürse düşündürsün, orijinalinde bununla insanların bir kamıştan geldiğini öğretmek amaçlanmamıştır. Sözcüğün zaman içinde anlamını yitirdiğini anlamak zor değildir. (Aslında bu fallik cisim metaforu bana pek anlamlı geldi. -ÇN) Basutos'un dini kavramlar raporu s.240

7Dabula Yerli yorumcumun, yukarda Unkulunkulu'nun bir karısının olduğuna dair bir bilgi olmadığını iddia etmesine karşın, burdaki ifade tersini ima eder. Fakat bu, diğer açıklamalardaki, “ineği vb.ni Uthlanga'dan yaratması” söylendi ifadesini hemen hemen hiç doğrulanmaz. Unkulunkulu'nun başlangıçta yaratması, ve yarattırması şeklinde düşünmek yerine bütün diğer şeyleri yarattığını düşünmek daha uygun görünüyor.

8Bundan dolayı "Ukuhambisa kwonwaba" denir, yani bukalemun gibi yavaş yavaş gitmek. Aynı zamanda ukunwabuzela.da denilir.

9 Ubukwebezane. Eflatun renginde kabuksuz, salkım şeklinde meyvesi olan bir çalı türü. Çocukların sevdiği bir meyvedir.

10 Intulo = intulwa, Amalala inulwa İnanış yerliler arasında hala sürmektedir ve bukalemundan hoşlanmadıkları belirgin bir şekilde gösterirler. Bukalemunlar sık sık öldürülür. Fakat bukalemun bir deva olarak da kullanılır; başka şeylerin yanında kuşların mısırları mahvetmesini engellemek için kullanılır; bukalemun çok yavaş hareket ettiği için, kuşların bahçelere birdenbire girmesini engeller! Fakat kertenkeleden çok daha fazla nefret edilir ve öldürebilme olanağı varsa mutlaka öldürülür; fakat kertenkele kurnazdır ve 'kurnazlığı sayesinde kurtulur'. Yerliler kertenkeleleri öldürünce şöyle derler: "Yiya! i sona lesi ’silimane esa gijima kukqala sa ya ’kuti, 'Abantu a ba fe.'" Yani, 'Bırak, kalsın! Bu, başlangıçta insanlara öldürmelerini söylemeye koşanın leşidir.'

11 Ölümün orijinine ilişkin bu inanış Hottentot'larınkine büyük bir benzerlik gösterir. Fakat orada Moon -Kolb'a göre bir Hottentot tanrısı (The Present State of the Cape of Good Hope, (Medley,) Volume I., page 95) – insana bir böcekle mesaj gönderir. İnsanlara git ve de ki: 'Ben öldüğümde ve ölüm yaşadığında siz de ölecek ve ölüm yaşayacak.


imza kampanyasi


Ziyaretçi Defterine yazın

Paylaş

Blogcu ile yapıldı

Google