Hicretin Altıncı Yılı

2006-10-05 22:06:00
Hicretin 6. yılına geçiyorum. Kurata Seferi denilen olay bir seriyye. Mesleme'nin kumandasında küçük bir ekip gönderilip Beni Bekir kabilesi talan edilecektir, ama mücahidler yolda Beni Muharip'ten bir kervan görürler, gelmişken onları da talan ederler ve elde edilen ganimetle birlikte Medine'ye dönülür. İşte iki ayrı Siyer'den Kurata Seferi (Birincisi Salih Suruç, ikincisi Asım Köksal'ın Siyer'inden)

Kurata Soygunları


Beni Muharib'lerin Talan Edilmesi


Siyer 1:


Hicretin 6. senesi, Muharrem ayı. Bu tarihte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Ashabdan Muhammed bin Mesleme Hazretlerinin kumandasında otuz kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir bin Kilâboğulları üzerine gönderdi.

 Mücahidler, bu kabileye ait Şerebbe mevkiine vardıklarında Benî Muharipten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında bir çatışma vuku buldu. Muhariboğullarından bazıları öldürüldü. Sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücahidler, onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.

Siyer 2:


Muharibler, bu sefer, Müslümanların yakınlarında konakladılar.

İslâm mücahidleri, onları, develerini salıp dinlendirinceye ve develerine çoluk çocuklarını bindirinc-eye kadar beklediler, sonra da onlara birdenbire baskın yaptılar.

Muhariblerden bazıları öldürüldü, sağ kalanları da kaçtılar. Kaçanlar takip edilmedi.

Mücahidler, Muhariblerin çoluk çocuklarına dokunmadılar. Ancak, deve ve davarlarını sürüp götürdüler.

Beni Bekir'lerin talan edilmesi


Siyer 1:


 Daha sonra mücahidler Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. Âniden baskında bulunarak on kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganimet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganimet mallar, yüz elli deve ile üç bin davarı buluyordu.Birlik kumandanı Muhammed bin Mesleme (r.a.) bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı. Geri kalanını ise mücahidlere bölüştürdü.

Siyer 2:


Mücahidler, Benî Bekrlerin yurtlarına doğru  ilerlediler.

Onların gözle görülebilecekleri birmevkie ulaştıkları zaman, Muhammed b. Mesleme, onların tutum ve davranışlarını öğrenmek üzere Abbâd b. Bişr'i ileri gönderdi.

Abbâd b. Bişr, Benî Bekrlerin bulundukları yere kadar sokuldu.

O sırada Benî Bekrler hayvanlarını dinlendirmekte, sağmakta, develerini sulayıp ıhdırmakta idiler.

Abbâd b. Bişr, geri dönüp, gördüklerini Muhammed b. Mesleme'ye bildirdi.

Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları hemen hareket ettiler, Benî Bekrlere birden ve her yandan baskın yaptılar. Benî Bekrilerden on kişi öldürdüler. İğtinam ettikleri davar ve develeri Medine'ye doğru sürdüler.

Ganimet Mallarının Bölüştürülüşü ve Medine'ye Dönülüşü



Muhariblerle Benî Sekilerden iğtinam edilen mallar; 150 deve ile 3000 davardı.
Muhammed b. Mesleme, bunların beşte birini Peygamberimiz Aleyhisselam için ayırıp, kalanlarını (beşte dördünü) arkadaşlarına bölüştürdü. B ir deve, on koyuna denk sayı İdi.

Mücahidlerden her biri, deve ve davarlardan hisselerine düşenleri aldılar.[44] Kurata seferi 19 gün sürdü. Muharrem'in son gecesinde Medine'ye dönüldü.[45]

Son iki olay İslam kaynaklarında "sefer" olarak geçiyor. Ama bunların apaçık soygun olduklarını görüyoruz. O yüzden isimlerini soygun olarak değiştirdim. Başka bir yorum yapmaya da gerek görmüyorum.

Gamr (Gamre Soygunu)


Seferin ismi Gamr veya Gamre'dir. Gamrveya Gamre, Necd yolu üzerindedir.[210] Buna, Gamr-i Merzuk denilir. Feyd'den Medine'ye giden ilk yol üzerinde, iki gecelik uzaklıkta, Esed oğullarına ait bir sudur.[211] Gamr (Gamre) seferi, H icretin 6. yılında Rebiülâhir ayında vuku bulmuştur.[212] Bunun, Rebiülevvel ayında vuku bulduğu rivayeti de vardır.[213]

...

Peygamberimiz Aleyhisselam, 40 kişilik askerî bir birliği Ükkâşe b. Mıhsan'ın kumandası altında Gamr'e yolladı [216] Esed oğulları, İslâm mücahidlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, sularının başından kaçıp dağıldılar, yurtlarının yüksek kısımlarına, yaylalarına çekildiler. İslâm mücahidleri, Esed oğullarının sularının başına geldikleri zaman, yurtlarını bomboş buldular.


Bu sırada bir casus bulunur ve onun rehberliğinde develere ulaşılır. Siyer'den devam edelim

Casus tarafından gösterileceği bildirilen develer, Esed oğullarına aitti.[219] Mücahidler, Esed oğullarının casusu ile bir hayli gittiler. Adam araştırmayı uzatınca, casus tarafından tuzağa düşürüleceklerinden korkmaya başladılar.

Casusun yanına yaklaşarak: "Vallahi, ya bize doğruyu söyleyeceksin, ya da boynunu vuracağız!" dediler.

Casus: "Onları şu tepenin üzerinde göreceksiniz!" dedi.

Tepeye varınca, develerin orada yayılmakta olduklarını gördüler. Mücahidler birden baskın yaptılar. Bedevî müşrikler bozulup etrafa kaçışmaya başladılar. Ükkâşe b. Mıhsan, kaçanlan takip ettirmedi.[220] Esed oğullarının eman verilen casusu serbest bırakıldı. [221] Esed oğulları yurdunda ele geçirilen 200 deve, sürülüp Medine'ye getirildi.[222]

Süleymoğullarına  daha önce Kureyşlilerin Medine'ye saldırıları sırasında destek verdikleri için bir saldırı yapılır ve ganimet alınır.

Cemum Seferi- Seriyyesi


Seferin adı Cemum'dur. Cemuh denildiği de vardır.[247] Cemum; Süleym oğullarının yurdu olup.[248] Nahl ovası ile Nakre arası ndadır.[249] Nahl ovasının sol-undadır. Nahl ovasının Medine'ye uzaklığı 4 berid'dir*[250] Cemum seferi, Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayında vuku bulmuştur. [251]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hâriseyi, askerî bir birliğin başında Süleym oğullarına saldı. Zeyd b. Harise Cemum'a vardığı zaman, orada Müzeynelerden Halime adında bir kadını bulup yakaladılar. Halime, İslâm mücahidlerine, Süleym oğullarının konak yerlerinden birisini gösterdi. İslâm mücahidleri de, oraya birden baskın yapıp bir hayli deve, davar ve esir alarak Medine'ye döndüler. Yakalanan Halime'nin kocası da, esir edilen müşrikler arasında bulunuyordu.

İys Seferi

İys; Süleym oğulları yurdunda bir yerdir.[258] Medine'ye dört gecelik, Zü'l-merveye bir geceliktir.[259] Ağaçlı bir vadidir.[260] lys seferi, Hicretin 6. yılında Cumâdelûlâ ayında vuku bulmuştur.[261] Şam'dan Kureyş müşriklerinin bir ticaret kervanının gelmekte olduğu öğrenilmişti.[262]

Kureyş müşrikleri, daha önce de, Ebu Süfyan'ın idaresindeki büyük ticaret kervanının bağışlanan kazancıyla güçlenerek Uhud'a kadar gelip Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmış bulunuyorlardı. [263] Kureyş müşrikleri iktisaden güçlü durumda bulundukça, Hendek savaşında olduğu gibi, kabileleri yan­larına alarak, Medine'ye saldırın aktan;[264] bilakis, Sümame b. Üsal'in Yemâme'den Mekke'ye hububat yüklenmesinde[265] veya Ebu Basîr'in Şam ticaret yollarını kesmesinde[266] olduğu gibi, başlan dara geldikçe de, Peygamberimiz Aleyhisselama yalvarmaktan geri durmuyorlardı.[267]

O halde, Kureyş müşriklerinden selamette kalabilmek için, zaman zaman onları iktisaden zayıflat­mak, güç duruma düşürmek gerekiyordu. Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, Şam'dan gelmekte olan Kureyş ticaret kervanına elkoy-mak üzere, Zeyd b. Hârise'nin kumandası altında 170 kişilik bir süvari birliğini yola çıkardı.[268] Peygamberimiz Aleyhisselamın kızı Hz.Zeyneb'in kocası Ebu'l-Âs b. Rebi' de ticaret için Şam'a git­mişti. Kendisi, henüz Müslüman olmamakla beraber, güvenilir bir kişi idi.

Ebu'l-Âs'ın yanında Kureyş müşriklerine ait pek çok mal bulunuyor ve kendisi de kafile ile Şam'dan dönüyordu.[269] İslâm mücahidleri Kureyş ticaret kervanını yakaladılar, kervanda bulunan malları, bilhassa Safvan b. Ümeyye'ye ait pek çok gümüşleri ele geçirdiler. Kervanda bulunan kimseleri de esir ettiler.[270] Ebu'l-Âs b. Rebi' de esir edilenler arasında idi.[271]
İğtinam edilen mallar, mücahidler arasında bölüştürüldü.[272]

Bu sıradan bir kervan yağması diye düşünülebilir. Değil, çok ilginç bir soygun aslında. Çünkü soygundan sonra karvanın sorumlusu olan kişi Ebu'l As Zeynep'ten kendisini himayesine almasını ister. O da Muhammed'in karşı çıkmasına karşın Ebu'l As'ı himayesine alır ve hatta mallarının geri verilmesini bile sağlar. Ebu'l As da kervanın bütün mallarını alıp Mekke'ye götürür, sahiplerine verir, sonra geri dönüp Medine'ye gelir ve müslüman olur.

Peki Zeynep bu Mekkeliyi neden korumasına alır ki? İlginç, çünkü Ebu'l As, Zeynep'in kocasıdır. Asıl aşk hikayesi burda Pante. Bak sen şu işe. Olay şöyle oluyor. Ebu'l As aslında aynı zamanda Hatice'nin kızkardeşinin oğludur yani yiğenidir. Zeynep Muhammed 30 yaşında iken Hatice'den doğan kızıdır. Hatice'nin isteği ile Zeynep ile As evlendirilirler. As müslüman olmamıştır ama o zaman din farklılığı evliliğe engel değildir. Sonra Hicret olur. Zeynep kocasıyla birlikte Mekke'de kalır. As, Bedir savaşında müslüman eline esir olarak düşer. Ve ne olur biliyor musunuz? Muhammed As'ı serbest bırakır, bunun karşılığında Zeynep de Medine'ye gönderilir. Yani esir takası yapılmış olur. Karı-koca takas edilir. İşte İys seferinde Ebu Süfyanın kervanını süren ve Medinelilere esir düşen As, Zeynep'in kocası olan bu kişidir. Bak şu işe. Doğrusu kaç gündür katliamlar, soygunlar falan yazıyoruz, aradan insanın yüreğini burkacak ne kadar güzel bir öykü çıktı. İşte gerçekten herkese anlatılabilecek güzel bir aşk hikayesi. Neden mi aşk hikayesi. Bence başka hiçbir güç Zeynep'i bu kadar net bir biçimde Muhammed'in karşısına çıkaramazdı. Bu kısmı da size siyerden aktarayım



Hz. Zeynep ve Ebu'l As'ın aşkı


Peygamberimiz Aleyhisselann, Hz. Zeyneb'e: "Ey kızcağızım! Makamını şerefli tut, gözet! Ebu'l-Âs sana yaklaşmaya yol bulmasın! Çünkü, sen ona helâl değilsin; o müşriklikte devam ettiği müddetçe!" buyurdu.

Hz. Zeyneb, Ebu'l-Âs'ın iğtinam edilmiş olan malını istemeye geldiğini söyledi ve onların kendi­sine geri verilmesini diledi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere haber saldı. Gelip yanında toplandıkları zaman, onlara: "Şu adamın (Ebu'l-Âs'ın) bizden olduğunu biliyorsunuzdur. Siz onun ve ondan başkalarının mallarını iğtinam etmiş bulunuyorsunuz. O mallar size Allah'ın müşriklerden nasip ettiği ganimetlerdendir. Eğer ona malını geri vermenizi uygun görürseniz, geri verinizGeri vermekten kaçınırsanız, zaten onlar sizin hakkınızdır!" buyurdu.

Mücahidler: "Hayır yâ Rasûlallah! Biz o malları ona geri vereceğiz!" dediler. Her biri, almış oldukları şeylerin hepsini-küçük ve eski su kırbasına veya abdest matarasına veya ipe varıncaya kadar-yanlarında az veya çok hiçbir şey bırakmaksızın getirip ona verdiler.

Siyerimiz buna da sefer demiş. 11 atlı gönderip, 20 deve getirmenin adı çapulculuk bence. O yüzden adını Tarf çapulu olarak değiştirdim.

Tarf Çapulu

Tart; Mıraz yakınında, Nuhayl'ın arkasında, Medine'ye 36 mil uzaklıkta, Mahacca üzerindeki Bakara yolunda bir sudur. Su kaynağıdir. Tartta birçok kuyular ve su birikintileri de vardır.
Tart, Zülkassa gibi, Benî Sa'lebelerin konak yerlerindendir. Tart seferi, Hicretin 6. yılında, Cumâdelâhir ayında vuku bulmuştur.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hârise'yi, onbir kişilik bir kuvvetle Tarf'a, Benî Sa'lebelere saldı. Sa'lebe oğulları Zeyd b. Hârise'nin birliğini Tarf'ta görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerler­ine yürüdüğünü sanarak korkup kaçtılar. Sa'lebe oğulları, Zeyd b. Hârise'nin birliğini, Peygamberimiz Aleyhisselamın öncü birliği sandılar.

Zeyd b. Harise birliğinin parolaları "Emit! Emit!" idi.

Zeyd b. Harise, Sa'lebe oğullarının yirmi devesi ile ele geçindikleri davarlarını sürüp bir sabah Medine'ye getirdi.

Dûmetü'l-Cendel seferi


Dûmetü'l-Cendel'e 700 kişilik bir ordu gönderilir. Buradaki halkın kralı Amr el-Kelbî üçüncü gün müslüman olmayı kabul eder, kabul etmeyen halk cizyeye bağlanır. Bir de Muhammed gönderdiği ordunun komutanı olan Abdurrahman b. Avf'in Kelbi'nin kızıyla evlenmesini emreder. Bu sefer de böyle biter.

Bu arada bu müslümanlığı neden insanlar hep orduyla karşılaşınca falan kabul ediyorlar. Sonrasında Emeviler de Muhammed'İn yöntemini sürdürüyorlar işte. Adamın şehrini kasabasını bas, İslam'a gelirsen tamam, yoksa herşeyini alırım de. Bu nasıl bir din yaymadır yahu. Var mı böyle bir zorbalık..

Biraz önce verdiğim Dûmetü'l-Cendel'e yapılan seferden önce Muhammed mücahidlere bazı öğütler verir. Burun, kulak kesmeyiniz, çocukları öldürmeyin, bir de ganimet mallara hiyanet etmeyin (yani ne kadar aldıysanız hepsini getirin anlamında). Görüldüğü gibi sonuncusu
dışındakiler olumlu şeyler.


Muhammed'in savaşlarda tutumu üzerine


Hicretin 6. senesinin Şaban ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretleri kumandasında yedi yüz kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi, Dûmetü'l-Cendel beldesi halkını İslâmiyete dâvet etmekti.

 Peygamberimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada Allah'a hamd ve senâda bulunduktan sonra, mücahidlere şöyle hitap etti:

 "Hepiniz Allah yolunda, Allah'ın ismi ile gazâ ediniz. Kâfirlerle çarpışınız. Ganimet mallarına hıyânet etmeyiniz. Ahdinizi bozmayınız. Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Küçük çocukları öldürmeyiniz."(İbni Hişam, Sîre, 4:280; İnsanü'l-Uyûn, 3:184.)

Muhammed aynı zamanda bir politikacı. Savaşı yönettiği gibi barışı da yönetiyor. İşte Hicret'ten 6 yıl sonra nihayet Mekkelilerle yapılan barış anlaşması. Muhammed'İn umre için Mekke'ye yürümesinin üzerine müslümanların yılda bir Kabe'yi ziyaret edebilmeleri konusunda bir barış anlaşması yapılıyor. Anlaşma Hudeybiye anlaşması olarak geçiyor.  Bu anlaşma yapılırken Ali ve ensar ile Muhammed arasında anlaşmazlıklar yaşanır. Başta Ali olmak üzere ensar son derece sekterdir, Muhammed bir şekilde anlaşma yapmasının gerektiğinin bilincindedir ve onları yumuşatır. İşte barışçı Muhammed:

Hudeybiye Anlaşması

Kureyş elçisi Süheyl bin Amr, Resûlullahın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde diz çöktü. Peygamber Efendimiz ise bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.

 Süheyl bin Amr uzun uzadıya konuştu. Sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali musalâhanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

 Peygamberimiz, Hz. Ali'ye, "Yaz!" dedi. "Bismillahirrahmanirrahim."

 Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. "Biz, Bismillahirrahrrıanirrahim'i bilmiyoruz. Sen böyle yazma!" dedi.

 Resûl-i Ekrem, "Öyle ise nasıl yazalım?" diye sordu.

 Süheyl, "Bismike Allahümme, yaz" dedi.

 Kureyşliler, eskiden beri "Bismillahirrahmanirrahim" yerine "Bismike Allahümme'yi" kullanırlardı.**

 Peygamber Efendimiz, "Bismike Allahümme de güzeldir" buyurduktan sonra Hz. Ali'ye, "Haydi yaz: Bismike Allahümme" diye emretti.

 Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.224

 Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ali'ye şöyle yazmasını emretti:

 "Bu, Muhammed Resûlullahın, Süheyl bin Amr'la üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir."

 Kureyş heyeti başkanı Süheyl yine itiraz etti, "Vallahi, biz senin gerçekten Allah'ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık. Beytullahı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık" dedi.

 Peygamber Efendimiz, "Peki nasıl yazalım?" buyurdu.

 Süheyl, "Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz" dedi.

 Peygamber Efendimiz, "Bu da güzeldir" buyurduktan sonra, Hz. Ali'ye, "Yâ Ali, sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz" diye emretti.225

 Hz. Ali, "Hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem" diye yemin etti.226

 Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i Âleme karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, "Biz, Resûlullah Muhammed'den başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?" diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

 Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübârek elleriyle işâret buyurdu. Birden sustular. Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ali'ye, "Bana o sıfatın geçtiği yeri göster" dedi.

 Hz. Ali, "Resûlullah" kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise "İbni Abdullah (Abdullah'ın oğlu)" kelimelerini yazdırdı.227


En Önemli Anlaşma Şartları


 1.Müslümanlarla müşrikler huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbirleriyle 10 yıl harp etmeyeceklerdir.

 2.Peygamberimiz ve Sahabîler bu yıl Mekke'ye girmeyip, geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe'yi tavaf edecekler ve ancak Mekke'de üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır.

 3.Medine'deki Müslümanlardan Mekke'ye iltica edenler Müslümanlara iâde edilmeyecek, fakat Mekke'den Medine'ye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler, istendiği takdirde geri verileceklerdir.

 4.Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimizle, isteyen de Kureyş'le birleşmekte serbest olacaklardır.228

Özellikle 3 nolu madde Ashab'ın tepkisini alır ama Muhammed bunları ikna etmeyi başarır. Böylece müslümanlara Mekke kapıları açılmış olur.

Hudeybiye anlaşmasının Mekelilerin elinde bulunan nüshası kalmış olsaydı daha nesnel bilgi edinirdik. Ancak bu anlaşmayı aslında müslümanların kabul etmedikleri, o anda mecburen öyle bir taktik yapıldığı anlaşılıyor. Hemen arkasından ilginç bir hikaye anlatılmış. Sanki "bu anlaşma kabul edilemez" anlayışı en cahil insanın kafasına bile iyice yerleşsin diye. Biz bu anlaşmayı yaptık, ama ilk fırsatta bu anlaşma iptal edilecektir denilmek isteniyor. Bana ilginç ve aslında hem biraz komik hem biraz ürpertici gelen öykü şöyle:

Zincire vurulmuş Ebu Cendel'in babasını neden öldürmediğinin öyküsüdür


Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

 Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Gariptir ki bu, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amr'ın oğlu Ebû Cendel idi. İslâm şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke'nin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla Hz. Resûlullahın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.

 Ebû Cendel, bizzat babasın kendisine revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i Âlemin ayakları dibine atmış, ona iltica etmişti. "Beni kurtar" diyordu.

 Ne var ki, az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu. Nitekim, oğlunun geldiğini gören Süheyl, onu Peygamberimizden geri istedi:

 "İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur" dedi.

 Peygamber Efendimiz, "Biz, sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz" buyurdu.

 Süheyl diretti:
 "Vallahi" dedi, "ben de sizinle hiç bir madde üzerinde sulh olmam!"

 Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Haydi, bu seferlik bunu bana bağışla ve yazıyı imza et" buyurdu.

 Süheyl'in bunu kabule asla niyeti yoktu, "Ben, bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam" dedi.

 Peygamber Efendimiz tekrar, "Hayır! Bunu benim hatırım için yapacaksın" buyurdu. Buna rağmen Süheyl inadından vazgeçmedi: "Ben bunu asla yapamam."231

 Resûl-i Ekrem Efendimiz, iki müşkil durumla karşı karşıya kalmıştı. Ebû Cendel'i geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Halbuki o birçok sebeplerden dolayı bunu istemiyordu. Ama herşeyden önce söz vermiş, anlaşma yapmıştı.

 Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendel'i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

 Ebû Cendel'in feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu: "Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz, beni bana eziyet etsinler, işkencelere uğratsınlar diye mi, bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?"232

 Fakat, ne çare Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı, imdad dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama, Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah, teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cendel'in bu feryad ve figânını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı. Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı.

 Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cendel'e şöyle buyurdu:
 "Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını Allah'tan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol yaratır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz"233 buyurdu.


 Ebû Cendel, Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve "Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere ne için geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz?" dedi.

 Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:"Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefasızlık yoktur?"234

 Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendel'in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı: ''Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı."

 Ebû Cendel, "Sen, neden öldürmüyorsun?" diye sordu.

 Hz. Ömer, "Resûlullah (a.s.m.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı" cevabını verince Ebû Cendel, "Ben Resûlullaha itaatte senden geride kalmak istemem"235 dedi.

Hudeybiye'de yapılan bu anlaşma başta Ömer olmak üzere Sahabe'de huzursuzluk ve şüphe yaratır. Muhammed, Medine'den 1400 kişiyi kaldırıp Mekke'nin önüne kadar getirmiş ve hepsine söz vermiştir ki Umre yapılacaktır. Şimdi bu anlaşma ile verdiği sözden nasıl cayar? Allah ona bunu emretmemiş midir? Öyleyse bir şekilde Umre'Yi yapmalarını da sağlaması gerekmez mi? Bu sorular ortalığın karışmasına neden olur. En sert tutumu alan (şeytana uyan da diyebiliriz buna) Ömer'dir. Muhammed'e kalkıp "Hani sen peygamberdin" demeye kadar götürür işi. Muhammed usta bir politikacı gibi kolaylıkla işin işinden sıyrılmayı başarır.

Ömer Muhammed'e soruyor:
Sen, Allah'ın hak ve gerçek peygamberi değil misin?


Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında Hz. Resûlullah anlaşma ile, görünüşte aleyhlerinde olan bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Sebep ve hikmetlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum, son derece Sahabîlerin güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından belli oluyordu.

 Kendi âleminde, böylesine ağır şartlara evet dememin bir türlü izahını bulamayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi. Peygamberimize, "Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?" diye sordu.

 Resûl-i Ekrem, "Evet, ben Allah'ın peygamberiyim" buyurdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma oldu:

 "Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?"

 "Evet, öyledir."

 "Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?"

 "Ey Hattab'ın oğlu, ben Allah'ın kulu ve Resûlüyüm. Allah'ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhede maddelerini kabul etmekle de Allah'a isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır."

 "Sen bize Allah'ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe'yi hep beraber tavaf edeceğimizi va'd etmiş değil miydin?"

 "Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?"

 "Hayır."

 "O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke'ye gidecek ve Kâbe'yi tavaf edeceksin."236

Muhammed iyi bir politikacıdır ama bütün politikacılar zaman zaman tıkanırlar, başedemedikleri bir sorunla karşılaşırlar. İşte böyle kriz dönemlerinde işin içinden çıkmayı başaranlar kadınlar olmuştur hep. Neden böyle olduğunu ben de bilmiyorum. Bunun yanlış bir iddia olduğunu da söyleyebilirsiniz. Basit ve yanlış bir gözlem de olabilir. Ama şu kesin ki Hudeybiye anlaşmasından sonra Sahabe'nin Muhammed'in sözünü dinlememesi biçiminde ortaya krizi çözen kişi  bir kadın, Muhammed'in karısı Ümmü Seleme olmuştur. Demek ki bazen kadınca içgüdüler, Cebrail'den daha çok yardımcı oluyorlar adama.  Very Happy

Sahabe Muhammed'i dinlemiyor
Ümmü Seleme Muhammede nasihat veriyor


Resûl-i Ekrem Efendimiz, muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra, Sahabîlere, "Artık kalkınız, kurbanlıklarımızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz" diye seslendi.239

 Ne var ki, Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz, emrini ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:

 "Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz."

 Fakat, Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor, kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı. Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere tekrarladı:

 "Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz"240 buyurdu.

 Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz.Fahr-i Âlem, dönüp hanımı Hz. Ümmü Seleme'nin yanına gitti.

 "Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime icabet etmiyor" diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.241

 Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:

 "Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız, sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp o seni tıraş edinceye kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü, sen kurbanını kesecek ve tıraş olacak olursan, halk da öyle yapar."242

 Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye'yi çağırıp tıraş oldu.243

 Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: "Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki, neredeyse birbirlerine ezeceklerdi."244

Ömer'in kişiliği üzerine daha önce yazmıştım. Okumak isteyen olursa aşağıdaki linkten okuyabilir. Ömer gaddar ve acımasız olduğu kadar kuşkucu ve despot bir kişiliktir. Bu özelliklerini aşağıdaki linkte daha açık görebilirsiniz. Siyerlerde anlatılan bu olay da diğer davranışlarıyla da bütünlük oluşturuyor.

http://www.blogcu.com/sargon/Omerin_adaleti_masali




Ömer'in Pişmanlığı

Ebu Ubeyde b. Cerrah da, Hz. Ömer'e: "Ey Hattab'ın oğlu! Resûlullah Aleyhisselamın söylediği sözü işitmiyor musun?! Şeytandan Allah'a sığın, görüşünü kına!" diyerek öğütlüyordu.

Hz. Ömer der ki: "Utancımdan, 'Eûzu billahi mineş şeytânir racîm!' diyerek Eûzu çektim. Ben hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım, sürçüp kaymadım! Peygamber Aleyhisselama hiçbirzaman başvurmadığım biçimde, o gün başvurmuştum!

Vallahi, o gün düştüğüm şüphelerden dolayı, kendi kendime 'Eğer benim görüşümde yüz adam olsaydı, hiçbirzaman bu muahede ve musalahayı kabul etmezdik!' diyordum! Müslüman olduğum günden beri hiç duymadığım şüpheyi, o gün duymustum! Nihayet, Yüce Allah işin sonunu hayır ve rahmet kıldı.

Resûlullah Aleyhisselam, böyle olacağını çok iyi biliyormuş. Resûlullah Aleyhisselama karşı yapmış olduğum şeyi tenhalarda hatırladıkça, tasalarım büyüdü, arttı . O gün Resûlullah Aleyhisselama karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı, akıbetin hayrolmasını umarak oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, nafile namazlar kılmaktan, kölel­er azad etmekten geri durmadım!"

Hudeybiye anlaşması yapıldıktan sonra dönüş başlar. Dönüş sırasında Fetih suresi gelir. Burda en ilginç olaylardan biri Ömer'in korkuya kapılması olayıdır. Ömer kendi kendine nasıl bu hatayı yaptım diye kızıp durmaktadır. Ya aleyhine bir ayet gelirse şimdi ne olacaktı. Aynı korku sahabenin hepsinde var. Çünkü Muhammed'in sözlerini dinlemediler. Neyse ki gelen ayetlerde sadece daha önce Medine'den Umreye gelmeyi kabul etmeyip, evlerinde kalan birkaç kişiyle ilgili şeyler vardır. Ayetlerin asıl ağırlığı yapılan anlaşmanın desteklenmesini sağlayacak şeylerdir.

Fetih Suresi Nasıl Geldi

Hz. Ömer, Medine'ye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:

 "Hudeybiye'den dönerken, Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermedi.

 "Kendi kendime: 'Ey Hattab'ın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak. Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap vermedi. Sen aleyhinde Kur'an'dan âyet inmesini hakettin!' dedim.

 "Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin, 'Ey Ömer bin Hattab!' diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, 'Ben, zaten aleyhimde âyet inmiş olmasından korkmuştum!' dedim.

 "Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, onu ancak Allah bilir.

 "Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Oldukça sevinçli idi:

 "'Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o, bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir' buyurduktan sonra, onu okudu:

 "Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık..."251

 Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. İnen vahyin davranışlarıyla ilgili olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.

 Mücemmi' bin Câriye, o ânı şöyle anlatır:

 "Halk, korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu; 'Halka ne oluyor?' diye.

 "'Resûlullaha vahiy gelmiş' dediler.

 "Biz de, halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık. Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara "İnna fetehna leke fethan mübînâ..." diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.

 "O sırada, Sahabîlerden birisi, 'Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?' diye sordu.

 Resûlullah Aleyhisselâm, 'Evet, hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir!' buyurdu."252

Hudeybiye anlaşmasında 3. madde büyük sorunlara neden olmuştu. Buna göre Mekkelilere kaçan biri olursa geri verilmeyecek ama Medine'lilere kaçan olursa geri verilecekti. Bunun karşılığında da Medineliler Umre yapabileceklerdi. Hatta bu maddeden dolayı yukarda anlattığımız gibi Ebu Cendel Medinelilere geri verilir, Ömer ve Sahabe isyan eder, en sonunda Fetih suresi iner de sorun çözülür.

Ama daha Muhammed Hudeybiye'den döner dönmez Ümmü Küslüm olayı patlak verir. Ümmü Külsüm Muhammed'in Mekke'deki azılı düşmanlarından Ukbe b. Ebi Muayt'ın kızıdır. Anlaşmaya göre kadını geri vermesi gerekir. İşte o sırada ayet (Mumtehine 10) iner ve anlaşmayı kadınlar için geçersiz kılar. Bu durumda Allah, Muhammed'in Mekkelilerle yaptığı anlaşmayı Fetih suresi ile onaylayıp sonra da Mumtehine 10 ile tekrar bozmuş olur.


Ümmü Külsûm Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Halini Arzedişi


Ümmü Külsûm Hatunun Hz. Ümmü Seletme'nin evinde bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam oraya geldi. Hz. Ümmü Seleme, Ümmü Külsûm Hatunun işini, Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Ümmü Külsûm Hatuna: "Hoşgeldin!" dedi.

Ümmü Külsûm Hatun: "Yâ Rasûlallah! Ben, dinim uğrunda, senin yanına kaçıp geldim. Beni koru! Müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirirsen, onlar bana işkence yaparlar ve beni dinimden döndürmeye uğraşırlar. Ben işkenceye dayanamam. Ben, nihayet, bir kadınım! İyi bilirsin ki; kadınların hali, zayıfların haline varır. Müşriklere iki kişi iade ettiğini ve onlardan birisinin kendisini koruduğunu gördüm. Fakat, ben nihayet bir kadınım!" dedi.

Resûlullah Aleyhisselam: "Şüphe yok ki, Yüce Allah, kadınlar hakkındaki ahdi bozar, hükümsüz bırakır!" buyurdu.

Bunun üzerine, inen âyette şöyle buyuruldu:

"Ey iman edenler! Size mü'min kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman, onların gerçekten iman edip etmediklerini deneyiniz. Allah onların imanlarını çok iyi bilendir. Fakat, siz onların mü'min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz, artık, onları kâfirlere geri çevirmeyiniz! Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olamazlar. Kâfir olan kocalarının bu kadınlara sarfettikleri mehri onlara (kâfirlere) veriniz! Mehirierini verdiğiniz takdirde, onları sizin almanızda size bir günah yoktur. Artık, kâfir olan kadınlarınızı da, nikâhınız altında tutmayınız! Onlara sarfettiğiniz mehri de isteyiniz. Kâfirlerde, size hicret eden kadınlara harcadıkları mehri istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür. Aranızda, O hükmeder. Allah, herşeyi hakkıyla bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır." (Mumtehine 10)

Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine'ye Gelişi

Bir sabah, Ümmü Külsûm Hatunun kardeşleri Velid b. Ukbe ile Umare b. Ukbe, Medine'ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:

"Yâ Muhammedi Muahedemizde, bizden senin yanına gelenleri bize geri vermek hususunda koş­muş olduğumuz şartımızı yerine getir!" dediler, Ümmü Külsûm Hatunu alıp götürmek istediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam: "Muahededeki o şartın hükmünü, Allah kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı!" buyurdu.

Ümmü Külsûm Hatunu onlara teslim etmedi. Velid'le Umare de, Mekke'ye döndüler ve durumu Kureyş müşriklerine bildirdiler.

Hicret'İn 6. yılında kalmıştık. Hudeybiye anlaşması yapılmış, hatta müslümanların bir kısmı böyle bir anlaşmayı yapmayı peygambere yakıştıramadıkları için nerdeyse isyan edecek raddeye gelmişlerdi. Bunun üzerine Fetih suresi gelir. Huzursuzluk bertaraf edilmiştir. Ancak Ümmü Gülsüm'ün kaçıp Medine'ye sığınması üzerine Mekke ile Medine'nin yaptığı anlaşma tek taraflı olarak "Allah değiştirdi" denerek Muhammed tarafından değiştirilir. Yapılan anlaşma kadınlar için geçersiz sayılır. Olay da Mümtehine 10. ayet ile Kuran'a geçer.

Çok geçmeden yeni bir olay olur. Ebu Basir adında biri Medine'ye kaçar, Mekkeliler de anlaşmaya göre adamı geri isterler. Muhammed vermek zorunda kalır. Elbet Allah bir çıkar yol yaratır der. Medkkeden gelen iki kişi Ebu Basiri alıp dönerler. Yolda Ebu Basir bir fırsatını bulup Mekkeden gelenlerden birini öldürür ve Medine'ye kaçar. Adam da Medine'ye gelip Muhammed'e şikayette bulunur. Bakın Muhammed nasıl bir adalet uygulamaktadır.


Taşeron eliyle yapılan müslüman soygunları

Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı, "Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Ben ise elinden zor kurtuldum" diyerek Ebû Basîr'den dolayı şikayet etti.

 Bu sırada Ebû Basîr de geldi, "Yâ Resûlallah! Sen, beni onlara teslim ile ahdini yerine getirmiş oldun. Şimdi, Allah beni onlardan kurtardı" diyerek bir daha müşriklere iâde edilmeyip Medine'de kalmayı istedi.

 Ebû Basîr'in cesaret ve atılganlığına hayret eden Efendimiz, Sahabîlere hitaben, "Bu adam, harp kışkırtıcısı, kızıştırıcısıdır! Hele yanında, bir takım adamlar da bulunsa, artık elinden gelmeyecek iş yoktur"(İbni Hişam, Sîre, 3:338.) buyurdu.Bu sözler üzerine Ebû Basîr, tekrar Kureyşlilere iâde edileceği düşüncesine katıldı. İçinde yine feryatlar koptu.

 Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz, onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medine'de kalmasına da müsaade etmedi. "Haydi çık, istediğin yere git" diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı.(Megazî, 2:627)

 Bunun üzerine Ebû Basîr de, Medine'den çıktı. Deniz sahilinden Mekke'den Şam'a giden yol üzerindeki Îs Vadisine gidip yerleşti.

 Mekke'de hapsedilmiş bulunan Müslümanlarla, îmânlarını gizleyenler bunu duyunca birer ikişer kaçarak Ebû Basîr'in yanında toplandılar. Kısa zamanda sayılan yetmişi buldu. Hattâ, etraftaki kabilelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı.

 Böylece Ebû Basîr, etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyş'in Şam'a gönderdiği bütün ticaret kafilelerinin yolunu kesip, adamlarını öldürüyor ve mallarına da el koyuyorlardı. (İbni Hişam, Sîre, 3:338)

Görüldüğü üzere bu adamlar müslümanlığı kabul etmiş olan adamlardır. Medineli müslümanlar anlaşma yaptıkları için kervan soygunlarına (sadece Mekkelilerin kervanları için geçerli tabii) ara vermişlerdir. Ama İs vadisine yerleşenler böyle bir anlaşma yapmadıkları için soygun yapıp, müşrik öldürmeye devam edebilirler.

Ebu Basir'in öyküsüne bir de Asım Köksal'ın İslam Tarihi'nden bakalım. Mekkeden kaçan müslümanlar Ebu Basir'in etrafında toplanıp soygun ve cinayetleri burdan devam ettirirler ancak ganimet sorunu nasıl olacaktır. Çünkü ganimetin beşte biri peygamberindir. Bu tartışmayı İslam Tarihimiz şöyle aktarıyor.

İys Vadisi'nden yapılan soygunlardan peygamber pay alır mı?

Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Basîr'i böyle istediği yere gitmekte serbest bırakınca, o da, Zülhuleyfeye indi. Oradan da, deniz sahilindeki Zülhuleyfe nahiyesinin İys vadisine kadar gitti.  Giderken, bir avuç hurma azığı ile üç gün idare etti.

İys, Kureyş müşriklerinin Şam'a işleyen ticaret kervanlarının yolları üzerindedir. Zülmerveye bir geceliktir. Ağaçlık bir vadidir.

Mekke'de tutuklu bulunan Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Ebu Basîr hakkında: "Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi! Savaş kışkırtıcısı, kızıştirıcısı! Hele,yanında birtakım adamlar da bulunsa, arbk onun elinden gelmeyecek şey yok!" buyurduğunu işitmişlerdi. Bunu onlara Hz. Ömer bir mektupla bildirmiş, Ebu Basîl'in deniz sahilinde, Kureyş kervanlarının yol­ları üzerinde bulunduğunu da salık vermişti.

Müşriklerin arasından, ilk önce Ebu Cendel, kaçarak Ebu Basîr'le buluştu. Mekke'deki Müslümanlar, birer birer kaçarak Ebu Basîr'in yanında toplandılar ve 70 kişi kadar oldular.

Ebu Basîr'in arkadaşları, günden güne artmakta ve çoğalmakta idiler. Gıfâr, Eşlem, Cüheyne ve sair kabile halkından birçok kimseler gelmişlerdi. Ebu Basîr'in başında toplananların sayısı 300'ü buldu.

Ebu Basîr ve arkadaşları, Kureyş müşriklerini iyice sıkıştırmaya ve tedirgin etmeye başladılar.
Onlar, müşriklerden yakaladıklarını öldürüyorlar, müşriklerin oradan gelen ticaret kervanlarının hemen yollarını kesiyorlar, mallarını iğtinam ediyorlardı.

Ebu BasîY'le arkadaşlarının en son yollarını kesip mallarını iğtinam ettikleri, Kureyş müşriklerinin Şam'a gitmek isteyen ve yanlarında 30 deve bulunan ticaret kervanı idi. Bu kervandan, her birinin hissesine otuzar dinar düşmüştü.

İçlerinden bazıları: "Bunun beşte birini ayırıp Resûlullah Aleyhisselama gönderiniz!" demişlerdi.
Ebu Basîr: "Resûlullah Aleyhisselam bunu kabul etmez. Öldürdüğüm Âmirî'nin soyduğum elbisesini vesairesi-ni götürmüştüm de, kabul etmeye yanaşmamış ve 'Ben bunu yaparsam onlara karşı vermiş olduğum sözümü yerine getirmemiş olurum!1 buyurdu" dedi.

Kureyş'liler Muhammed'le Hudeybiye anlaşmasını yaparak Medine'nin kervan soygunlarını durdurmuşlar ama Hudeybiye anlaşmasının müslümanları zorda bırakan maddesi Muhammed tarafından fiilen boşa çıkarılmıştır. Kureyşlilerin yapacak birşeyleri kalmamıştır. İys vadisinde üslenen müslüman çete grubunu  Medine'ye, yanına alması Muhammed'e başvururlar. Bu kısmı da seyirden okumaya devam edelim

Bitmeyen soygunlar yüzünden Mekkeliler anlaşmanın
müslümanlar aleyhine olan maddesinden vazgeçiyor

Ebu Basîr'le arkadaşları Kureyş müşriklerini tedirgin ettikleri, canlarından bezdirdikleri zaman, Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazdılar.

Yazdıkları yazıda şöyle dediler

"Allah ve akrabalık aşkına! Sen onlara [Ebu BasîYle arkadaşlarına] muhakkak haber sal ki, bundan böyle her kim Medine'ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selamettedir; onun için, geri çevrilme yoktur! Biz, muahede şartlarından, iade şartını düşürdük! Mekke'den Muhammed'in yanına gelen kimse, emniyet ve selamette olacak, geri çevrilmeyecektir! Ebu BasîYle arkadaşlarını Medine'ye alsan, koysan olmaz mı? Artık onların bize gereği yoktur!" dediler.

Onların Medine'ye kabul edilmelerini, Medine'de barındırılmalarını and vererek dilediler. Yazdıkları yazıyı da, bir adamla gönderdiler. Rivayete göre; yazıyı Ebu Süfyan b. Harb getirmişti.

Kureyş müşriklerinin müracaatları ve ricaları üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr ile Ebu Cendel'e ve Müslümanlardan yanlarında bulunanlara, artk memleketlerine, ailelerine dön­meleri, Kureyşflerden herhangi bir kimseye veya onlara ait bir kervana rastladıkları zaman dokun­mamaları için yazı yazdırdı.  

Peygamberimiz Aleyhisselamin yazısı, Ebu Basîr'e, ölüm döşeğinde iken gelmişti. Ebu Basîr, mektubu eline alıp okurken ruhunu teslim etti. Ebu Cendel ile arkadaşları, onun cenaze namazını kıldılar ve cenazesini oraya gömdüler. Allah ondan razı olsun! Ebu Basîrın kabrinin üzerine bir mescid yapıldı.


275
0
0
Yorum Yaz