Mitraizm - Eliade'nin değerlendirmesi

2007-03-10 02:51:00
Mircea Eliade'den bir bölüm aktarmak yararlı olacak. Eliade söze Ernest Renan'ın meşhur sözüyle başlar: "Eğer büyüme aşamasındaki Hıristiyanlığın yolu, herhangi bir ölümcül hastalık tarafından kesilseydi, dünya herhalde Mithracı olurdu." Bu söz Mithra dininin gücünü gösterdiği kadar  Roma'nın dinsel gelişme üzerinde de ne kadar etkili olduğunu anlatıyor. Biz sözü Eliade'ye bırakalım.

Renan, Mithra mysteria'larının III. ve IV. yüzyıllardaki saygınlığından ve halk arasındaki yaygınlığından etkilenmiş olsa gerek; herhalde ona en çarpıcı gelen de, bu mysteria'ların Roma İmparatorluğu'nun bütün eyaletlerine yayılmış olmasıydı. Gerçekten de bu yeni mysteria dini, gücü ve özgünlüğüyle ağır basıyordu. Gizli Mythra tapımı, İran mirasını Yunan-Roma sentezine katmayı başarmışstı. Onun panteonunda, klasik dünyanın başlıca tanrıları Zurvan ve diğer Doğu tanrıllarıyla yan yana boy gösteriyordu. Ayrıca Mithra musteria'ları imparatorluk çağına özgü tinsel akımları, astrolojiyi, eskatoloji spekülasyonlarını, güneş dinini (filoızoflar tarafaından güneş tektanrıcılığı olarak yorumlanıyordu) özümsemiş ve bünyelerine katmıştı. İran mirasına karşın, tören dili Latinceydi. Yabancı (Mısırlı, Suriyeli, Fenikeli) bir ruhban sınıfı tarafından yönetilen diğer Doğulu selamet dinlerinden farklı olarak, mysteria'ların şefleri, parter'lar İtalya yarımadasındaki nüfus gruplarından ve Roma eyaşetlerinden çıkıyordu. Ayrıca Mithracılık, orji nitelikli
veya canavarca ritüeller içermemesiyle de diğer mysteria'lardan ayrılıyordu. Tam bir asker dini olan bu tapım, üyelerinin disiplini kanaatkarlığı ve ahlakıyla, eski Roma geleneğini anımsatan bu erdemlerle bu dinin dışında kalanları da gerçekten etkiliyordu.


Mithracılığın kazandığı yaygınlık ise mucizevi boyutlardaydı: İskoçya'dan Mezopotamya'ya, Kuzey Afrika ve İspanya'dan Orta Avrupa ve Balkanlar'a kadar yayılmıştı. Tapınakların çoğu eski Roma eyaletleri olan Daçya, Pannonia, Germania'da bulunmuştur. (Tapım ne Yunanistan'a ne de Anadolu'ya girememiş gibidir) Bununla birlikte her bir gizli cemiyetin en fazla 100 üye kabul ettiğini de hesaba katmak gerekir. Dolayısıyla belli bir anda yüz kadar tapınağın bulunduğü Roma'da bile, müritlerin sayısı 10.000'i geçmiyordu. Mithracılık neredeyse yalnızca askerlere açık gizli bir tapımdı; dinin yayılma hatları lejyonların hareketlerini izliyordu. Erginlenme ritüelleri hakkında sahip olduğumuz kısıtlı bilgi, Mısır ve Frigya mysteria'larından çok, Hint-Avrupa "erkek cemiyetleri"nin erginlenmelerini hatırlatmaktadır; çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, Mithra ölümü tanımamış tek mysteria tanrısıydı. Diğer gizli tapımlar içinde yalnızca Mithracılık kadınları kabul etmiyordu. Kadınların selamet tapımlarına katılımının daha önce hiç görülmemiş oranlara ulaştığı bir çağda, böyle bir yasak tüm dünyanın Mithracılığı kabul etmesini tamamen olanaksız kılmasa bile, en azından çok güçleştiriyordu.


Yine de Hıristiyanlık savunucuları Mithracılığın olası "rekabet"inden çekiniyordu; çünkü mysteria'ları efkaristiyanın (kutsal ekmek ve şarap ayini) şeytani bir taklidi olarak görüyorlardı. Justinus, ekmek ve suyu kutsama için kullanmayı öngören "kötü şeytanları" suçluyordu. Tertullianus "ekmeğin kurban olarak adanması"ndan söz ediyordu. Gerçekten de erginlenmişlerin ritüel yemeği, boğanın kurban edilmesinden sonra Mithra ve Sol'un yaptığı şölenin bir anısıydı. Bu tür şölenlerin Mithracı erginlenmişler için bir kutsama yemeği mi oluşturduğunu, yoksa imparatorluk çağında çok yaygın olan diğer ritüel ziyafetlerine mi benzediğini saptamakgüçtür. Her ne olursa olsun, Mithracı (ne de diğer mysteria'lı tapımlardaki) şölenlerin dinsel bir anlama sahip olduğu inkar edilemez; çünkü belli bir tanrısal örneği takip etmektedirler. Hıristiyanlık savunucularının onlara yönelttiği sert suçlamalar, bu yemekleri ekmek-şarap ayininin şeytani taklitleri olarak kınamaları da onların kutsal niteliğini göstermektedir. Erginlenme vaftizini başka tapımlar da uyguluyordu. Ama II. ve III. yüzyılların Hıristiyan teologları açısından, Mithracılıkla olan benzerlikler daha da rahatsız edicidir; kızgın demirle alına dağlanan işaret, onlara vaftiz kutsamasını tamamlayan bir ritüel olarak signatio'yu hatırlatıyordu; ayrıca II. yüzyıldan itibaren iki din de tanrılarının doğumunu aynı günde (25 Aralık) kutluyor ve dünyanın sonu, kıyamet ve ölülerin dirilişii konusunda benzer inançları paylaşıyordu.



Çift yüzlü Mithra rölyefi:
M.S. II-III. yüzyıl, Louvre Müzesi
Ön yüz: Mithra boğayı öldürürken güneş ve ay tanrıları yukardan bakıyor.
Arka Yüz: Mithra karanlığın güçlerine karşı kazandığı zaferi kutlamak için güneş tanrısıyla beraber ziyafette

Bütün bunlara karşın Eliade, Hıristiyanlıkla Mithracılık arasındaki paralelliklere fazla itibar etmiyor. Okumaya devam edelim.

Ama bu inançlar ve bu mitsel-ritüel senaryolar zaten Helenistik çağ ve Roma döneminin Zeitgeist'ının bir parçasıydı. Anlaşılan o ki, farklı bağdaştırmacı selamet dinlerinin teologları, değerini ve başarısını önceden bildikleri bazı düşünce ve kalıplaşmış ifadeleri alıp kullanmakta sakınca görmüyorlardı (bu konuda daha önce Frigya mysteria'ları örneğini vermiştik.) Sonuçta asıl önemli olan, dini kabul ve erginlenme sınavları yoluyla öğrenilen mitsel-ritüel senaryayo getirilen teolojik yorum ve kişisel deneyimdi (bu konuda hem Hıristiyan olmayan kitleler içinde, hem de Hıristiyanlık tarihinde çeşitli kutsamlara yüklenen çok sayıda ve farklı değeri hatırlamak yararlı olacaktır).

Birçok imparator, özellikle de siyasi nedenlerle, Mithracılığı destekledi. Diocletianus ve diğer Augustuslar 307 veya 308'de Carnutum'da "imparatorluğun yardımcısı" Mithra'ya bir sunak adadılar. Ama Konstantinos'un 312'de Milvius köprüsünde kazandığı zafer, Mithracılığın sonunu getirdi. Julianos'un çok kısa saltanatında tapım tekrar eski saygınlığına kavuştu; bu filozof-imparator Mithracı olduğunu açıklıyordu. Onun 363'te ölmesinden sonra bir hoşgörü dönemi başladı, ama Gratianus'un 382 tarihli kararnamesi Mithracılığa verilen resmi desteği sona erdirdi. Tüm batıni selamet dinleri ve gizli cemiyetler gibi, Mithra tapımı da baskı ve kovuşturmaya uğrayınca tarihsel bir gerçek olarak ortadan kayboldu. Ama İran dinsel dehasının başka yaratımları, giderek Hıristiyanlaşan dünyaya sızmaya devam etti. III. yüzyıldan itibaren, Maniheizmin başarıları kilisenin temellerini sarstı ve Maniheist dualizmin etkileri tüm ortaçağ boyunca sürüdü. Diğer yandan İran kaynaklı birçok dinsel düşünce -özellikle İsa'nın doğumuna ilişkin birkaç motif, meleklerle ilgili bilgiler, magus izleği, Işık teolojisi, Gnostik mitolojinin bazı unsurları- sonunda hem Hıristiyanlık hem de İslam tarafından özümsendi; bazı örneklerde bu düşüncelerin izleri erken ortaçağdan Rönesans'a ve Aydınlanma çağına kadar takip edilebilmektedir.
(Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, 2. Cilt, sayfa 371-373)

310
0
0
Yorum Yaz