Yeni Enver Paşacıların Nefret Propagandacılığı

2007-04-16 22:27:00

Aslında bu başlık bence pek gerekli değil. Zaten yukardaki metinleri takip eden ve hatta bazı linklere girip bakan birinin bu grupların nasıl birer nefret propagandacısı olduklarını görmemesi mümkün değil. Ama yine de birkaç örnek verebilirim. Örneğin Türkiye laik bir ülkedir ve her dini yada din karşıtı düşünce kendi propagandasını yapma hakkına sahiptir. Hıristiyan misyonerliği de yasadışı falan olmayan, gayet doğal birşeydir. Nasıl müslümanlar dinlerini yaymaya çalışıyorlarsa hıristiyanlar da çalışırlar. İslamcıların misyoner sözcüğünü bir küfür gibi kullanmaları anlaşılır birşey, ama yeni Envercilerin misyonerlik karşıtlığı nasıl anlaşılmalı. Bunun nedeni şudur: Enver'in millet tanımında din de yer alır. Müslümanlık da Türklüğün bir parçası olarak kabul edilir. Yine Bekir Öztürk'ün Kuvvai Milliye'sinde "Türkiye'de Misyonerlik" inceleniyor. Eğer bu grupların misyonerliğe karşı düşmanlık beslemelerini kendi uydurması sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gıdalarını adlarını sayguyla andığımız bir takım yazarlardan alıyorlar. Yukardaki yazıda Attila İlhan'ın ve Prof. Erol Manisalı'nın çalışmaları kullanılıyor. Özellikle Manisalı'nın iddiaları inanılmaz derecede ürkütücüdür. Örneğin ATV'de yayınlanan ve severek izlediğim "Yabancı Damat" dizisinin Yunanistan tarafından finanse edildiği iddia edilmekte. Eee, tabii bir Türk kızı nasıl olur da gidip bir Yunan erkeğiyle evlenir. Biz kız vermez, kız alırız. Prof. Manisalı"nın bu açıklamaları bize  bir kanalda yer alan �Yabancı Damat� dizisini ve yine basında yer alan bir bayan mankenin bir Yunan vatandaşı ile evlenmek için Ortodoks Hıristiyan olduğunu hatırlatmaktadır. �Yabancı Damat� dizisinin Yunanistan tarafından finanse edildiği iddia edilmektedir. Bu konuların medyada günlerce yer alması bana göre bir çeşit misyonerlik olup  teşvik amacı taşımaktadır. Bu bir defa Türk geleneklerine aykırıdır. Çünkü bugüne kadar genellikle Hıristiyanlardan kız al... Devamı

Talat Paşa Komiteleri

2007-04-16 22:25:00

Bu komitelerin başkanı Ferit İlsever. Doğu Perinçek'ten önceki İP/SP vekil başkanı. Komitelerin amacı "Ermeni Soykırımı"nın emperyalist bir yalan olduğunu ispat etmek. Osmanlıyı tam bir felakete sürükleyip parçalanmasına neden olan,  sonra da bir Alman denizaltısıyla İstanbul'u düşman eline bırakıp kaçan ve Kurtuluş savaşına bile kabul edilmeyen bu isimler yeni Enver Paşacılar tarafından kahraman ilan ediliyor. Elbette ki artık tarihsel öfkeler, kinler bitmelidir. Enver, Talat, Cemal Paşalar ne haindi, ne satılmıştı. Yeni Envercilerin ihanetle suçladığı binlerce kişi gibi onlar da doğru bildiklerini yapmaya çalışıyorlardı. Maceracılıkları, zorbalıkları sonunda ülkeyi bir felakete götürdüler. Bu kişiler inançları doğrultusunda mücadele ettiler. Eğer birgün kahramanlar ve hainler ikileminde sürdürülen kültürden kurtulursak Talat Paşa da tarihte kendi yerini alacaktır. Talat Paşa komitelerinin amacı tabii ki Talat Paşa'yı tarihteki yerine oturtmak değil, onun öldürülmesi sonrasında Alman devletinin katili serbest bırakmasını bir düşmanlık retoriğine dönüştürmektir. "Bayrağını Al, Paris'e Gel" kampanyası ile Fransa yerin dibine geçirilecektir. http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6473 Bu arada Perinçek'in büyük bir başarı kazanıp eski KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı da safına çekmiş olması gerçekten övgüye değer. Yıllardan beri Perinçek bu uğurda çok mücadele etmiş ancak böyle isimleri kendine çekmeyi başaramamıştı. Şimdi artık Talat Paşa Komitelerinin başkanlığı Denktaş'a verilmiş, İlsever Genel Sekreter olmuştur. Talat Paşa Komitelerinin toplantılarında öne çıkan bir başka isim de Zekeriya Beyaz oldu. Denktaş, toplantıda Azerbaycan'a yükleniyor. Neden Ermeni'leri AİHM'e götümüyor diye. Beyaz da dayanamayıp ayağa kalkıyor ve şu tarz anlaşılmaz şeyler söylüyor: "Demokratik, hukuki ve ahlaki olmak şartlılığında, sertliğin en son noktasını kullanmak zorundayız. Üzerlerine yürümeliyiz" http:/... Devamı

Mayınsız Bir Türkiye

2007-04-16 22:09:00

CNN'in haberlerinden duydum. Mayın yasadışı imiş. Daha doğrusu mayınların yasaklanması için uluslararası bir anlaşma yapılmış ve Türkiye de bu anlaşmayı Yunanistan ile eşzamanlı olarak 2003'de imzalamış. Bahsetiğimiz mayınlar anti-personel mayınlar, anti-tank mayınlar değil. Sözleşmenin adı Ottawa sözleşmesi ve 1997'de yürürlüğe giren bu sözleşmeyi şu ana kadar 153 ve bazı devlet dışı örgütler (gerilla örgütleri) imzalamışlar. Bu önemsiz bir konu değil, çünkü her yıl bu mayınlar yüzünden yüzlerce kişi hayatını yitiriyor. Örneğin 2006 yılında Türkiye'de 145 kişi mayın kurbanı olmuş. Bunların dökümü şöyle: * 106 kişi yaralandı, 39 kişi öldü. * Ölenlerin dördü çocuk, 25'i asker, 4'ü korucu, 2'si polis, 2'si de sivildi. * Yaralananların 27'si çocuk, 63'ü asker, 4'ü korucu, 4'ü özel güvenlik, 1'i polis, 7'si de sivil. * Olayların 42'si mayın, 8'i de patlamamış askeri malzemeden kaynaklandı. Dünyada şu anda toprağa gömülü olarak yada devletlerin stoklarında milyonlarca mayın var. Tam olarak ne kadar olduğunu tespit etmek bile güç bir iş.  Burma, Çin, Hindistan, Pakistan, Rusya ve ABD gibi büyük mayın stoğu sahipleri, üretici ve kullanıcılar, bu anlaşmaya imza atmamış durumdalar. LM, anlaşmaya taraf olmayan devletlerin stoklarında 160 milyondan fazla mayın tuttuğunu tahmin etmektedir. Bu mayınların büyük bir kısmı beş devletin elinde bulunmaktadır: bunlar Çin (yaklaşık 110 milyon), Rusya (26,5 milyon), ABD (10,4 milyon), Pakistan (yaklaşık 6 milyon) ve Hindistan (yaklaşık 4-5 milyon). Türkiye'de ise Genelkurmayın stoklarında 3 milyon, gömülü olarak ise 1 milyon mayın var. Türkiye bu mayınları 2014 yılına kadar temizleyip elindeki stokları da imha edeceğini vaat etmiş durumda. Mayınlar konusunda bir sivil toplum hareketinin olmasını son derece anlamlı buldum. Yoksa bu bilgilerin hiçbirine ulaşma şansımız olmayacaktı. h... Devamı

İslam Ülkelerinin Yarısı İmza Atmamış

2007-04-16 22:07:00

Anlaşma 3 Aralık 1997'de yürürlüğe giriyor ve imzaya açılıyor. 1 Mart 1999'a kadar imzaya açık kalıyor. Bu süre içinde imzalayan devletlerle anlaşma başlamış oluyor. Bu süreden sonra da imzalayanlarla imzacı devlet sayısı büyüyerek 153'e ulaşıyor. Türkiye de 25 Eylül 2003 tarihinde imzalıyor sözleşmeyi. Anlaşmayı imzalamayan 42 devlet ise şunlar: 1- ERMENİSTAN 2- AZERBAYCAN 3- BAHREYN 4- BURMA 5- ÇİN 6- KÜBA 7- MISIR 8- FİNLANDİYA 9- GÜRCİSTAN 10- HİNDİSTAN 11- İRAN 12- IRAK 13- İSRAİL 14- KAZAKİSTAN 15- KUZEY KORE 16- GÜNEY KORE 17- KÜVEYT 18- KIRGIZİSTAN 19- LAO PDR 20- LÜBNAN 21- LİBYA 22- MARŞAL ADALARI 23- MİKRONEZYA 24- MOĞOLİSTAN 25- MOROCCO 26- NEPAL 27- UMMAN 28- PAKİSTAN 29- PALAU 30- POLONYA 31- RUSYA 32- SUUDİ ARABİSTAN 33- SİNGAPUR 34- SOMALİ 35- SRİLANKA 36- SURİYE 37- TONGA 38- TUVALU 39- BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ 40- ABD 41- ÖZBEKİSTAN 42- VİETNAM Bu listede bir başka enteresanlık daha var. Mayın yasaklama anlaşmasını imzalamayan bu ülkelerden 19'u yani nerdeyse yarısı İslam ülkesi. Listesi aşağıda. 2- AZERBAYCAN 3- BAHREYN 7- MISIR 11- İRAN 12- IRAK 14- KAZAKİSTAN 17- KÜVEYT 18- KIRGIZİSTAN 20- LÜBNAN 21- LİBYA 24- MOĞOLİSTAN 25- MOROCCO 27- UMMAN 28- PAKİSTAN 32- SUUDİ ARABİSTAN 34- SOMALİ 36- SURİYE 39- BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ 41- ÖZBEKİSTAN İmzacı ülkeleri görmek isteyenler de şu adresten görebilirler http://www.mayinsizbirturkiye.org/belgeler.asp?belge=1 ... Devamı

Devlet Sırrı

2007-04-16 22:05:00

Türkiye, mayın anlaşmasına imza atmış ve belli bir program dahilinde bu mayınları temzilemesi gerekiyor. Ancak demokratik bir ülkede olması gereken şey kontrol mekanizmasıdır. Mayınsız Bir Türkiye Girişimi de bu çalışmayı takip etmeye çalışıyor. Uluslarası düzeyde bir takip kurumu olan Landmine Monitor Türkiye'deki girişimine Türkiye'nin 2005 yılı bilgilendirme raporunu vermediğini bildiriyor. Bunun üzerine bu girişimden Muteber Öğreten Genelkurmay'a başvuruyor ve Türkiye'nin antipersonel mayınlarla ilgili istatistiklerini soruyor. Genelkurmaydan geçiştirme bir yanıt geliyor. Yanıt şöyle: "Türkiye'nin stoklarında milli savunmasına yetecek kadar mayın bulunmaktadır. Sınırlardan yasa dışı geçişleri engellemek ve ülke güvenliğini sağlamak maksadıyla muhtelif yerlerde döşeli mayın bulunmaktadır. Sınırlardan yasa dışı geçişleri engellemek ve ülke güvenliğinin gerektirdiği tesisleri korumak maksadıyla bazı ülkelerle olan sınır hattı boyunca mayınlar döşenmiş ve bu mayınlı sahalar uluslar arası standartlarda üzerlerinde mayın ikaz levhaları bulunan tel çiti ile çevrilmiştir. Mayın tahrip çalışmalarının planlama süreci devam etmektedir" Öğreten bu yanıtı yetersiz buluyor ve bu sefer de Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu'na (BEDK) başvuruyor. BEDK 11 Şubat 2005 tarihli oturumunda başvuruyu görüşüyor ve verdiği yanıta bakın: "Açıklanması halinde Devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibarıyla Devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışındadır" Peki sonra neler oluyor dersiniz? Trajikomik birşey. Türkiye BM'ye ilk raporunu sunuyor ve BM de bu raporu yayınlıyor. İşte devlet sırrı olan gizli bilgiler   : * Stoklarda 2 milyon 973 bin 481; toprakta 921 bin 80 mayın var. * Topraktaki mayınlar 15 ilde bulunuyor. * 7 ilde yaklaşık 687 yerin mayınlı olduğ... Devamı

Giriş

2007-03-10 03:36:00

Dinlerin doğuşunu ve gelişimini anlayabilmek için İlkçağ ve Ortaçağı bilmek gerektiğine inanıyorum. Gerçekten de sonraki dönemlerde yeni dinlerin çıktığına çok az tanık oluyoruz. Mistik düşüncelerin izleri modern çağlarda da devam etse bile insanların manevi etkinlik ihtiyaçlarını karşılayan birçok başka aracın olması giderek dinsel düşüncenin etkisinin azaldığı bir dünyaya götürüyor bizi. Halbuki bundan 3-4 bin yıl önce yazılan birçok metinden anladığımız şudur. İnsanoğlu binyıllarca gerçekle hayalin karışımı bir dünyada yaşamıştır. Örneğin Sümer, antik Mısır, yada antik Hint metinleri bize bunu oldukça açık şekilde gösterir. Elbette tüm  İlkçağ ve Ortaçağ boyunca miztisizmin egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Örneğin antik Yunan devrinde tersine oldukça güçlü bir materyalist felsefe akımı görüyoruz. Yine Roma döneminde de bu akımdan etkilenenler var. Dinsel düşüncenin öne çıkışının, tarihsel olarak kapanma, gelişememe yada çöküş dönemlerine denk gelmesi bir rastlantı değil. Bunu hıristiyanlığın ortaya çıkış sürecinde apaçık görebiliyoruz. Burda bunu anlatmaya çalışacağım. Bu temelden hareketle İslamiyetin gelişimini ele aldığımızda ise aynı şeyi göremeyiz. Tersine bir gelişme, serpilme dönemine denk gelmiştir. İslami akımlar buna dayanarak İslamiyetin bilime ve aydınlanmaya yaslandığı şeklinde bir iddia ortaya atarlar ki, İslami kaynakları bilen birisi için akılalmaz birşeydir bu. İslamiyetin ve hıristiyanlığın ortaya çıkışındaki bu ters durumun, bu çelişkili durumun açıklamasını ise İslam tarihine girdiğimde yapmaya çalışacağım. Hıristiyanlığın gelişim süreci ile İslamiyetin gelişim süreci birbirinden tamamen ayrıdır. İslamiyet açıkça bir devlet dini olarak ortaya çıkıp gelişir, devletin kanunlarını da beraberinde koyarken Hıristiyanlık tümüyle devletten uzak şekilde gelişip sonradan devlet ihtiyaçlarına göre şekillendirildi. Ama şimdilik bunu bir tarafa bırakalım. Hıristiyanlığın ortaya çıkışını incelemeye Hıristi... Devamı

Roma İmparatorluğu

2007-03-10 03:35:00

Roma tarihini çok eski zamanlara kadar götürmek mümkün. Etrüsklerden de başlamak da mümkün. Ama Roma devletinin büyük bir güç haline gelmesi İskender egemenliğindeki Yunan gücünün zayıflayıp parçalanmasından sonradır. Biraz efsane karışımı belirsiz ilk dönemleri çıkıp da Roma tarihini M.Ö. 7. yüzyıldan başlatırsak ve Constantin/İstanbul'un işgali ile yani 1453'de bitirirsek ortaya yaklaşık 2000 yıllık bir devasa egemenlik dönemi çıkıyor. Dünya tarihinde Sümerler hariç hiç bir uygarlığa nasip olmamış uzunlukta bir egemenliktir bu. Roma egemenliğinin dayandığı iki temel var. Birisi kölelik, diğeri işgaller. Roma devleti işgaller sayesinde eyaletlerden elde ettiği geliri merkeze yığan ve merkezde nerdeyse hemen hiç üretim yapmayan bir imparatorlukdu. Yiyecek ihtiyacı dahil herşey eyaletlerden geliyordu ve Roma yurttaşlarının yaptığı tek iş askerlikti. Bu durum yıkılış döneminde büyük felaketlere yol açacaktır. İmparatorluk, yeni ele geçirilen bölgeleri talan ederek askerleri ve merkezin giderlerini karşılıyor, bunu sürdürebilmek için de sürekli büyümek ve yeni işgal bölgeleri bulmak gerekiyordu. Aynı sistematik işgal ve talan politikası İslamiyet'in birleştirdiği Araplar ve ardından Osmanlı tarafından da uygulanacaktır. Romanın genişlemesini wikipedi'deki haritadan görebilirsiniz http://tr.wikipedia.org/wiki/Roma_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu Roma tarihi oldukça zengin bir tarih. Özellikle bir cumhuriyet olması, yılda bir seçimler yapılması, meclislerindeki ateşli tartışmaları, büyük hatipleri ve savaşları ile, demagoji ve entrikaları, askeri diktatörlükleri ile oldukça renkli bir dönem. İmparatorları içinde en çok Sezar bilinir ama aslında Sezar'ın ardından tahtı ele geçiren gelen Octavianus yada sonraki adıyla Augustus (doğ. M.Ö. 63 - öl. M.S. 14)  tartışmasız bir şekilde en güçlü iktidar sahibidir.Octavianus ile birlikte Roma cumhuriyeti ilginç bir cumhuriyet haline gelir. Meclis varlığını sürdürür a... Devamı

Kaligula

2007-03-10 03:31:00

Tiberius'un öldürülmesinin ardından askerlerin ve halkın sevimç gösterileri ile Kaligula tahta oturur. Halk kurbanlar kesiyor ve ona "Güneş" diye sesleniyordu. Askerler ise asker ayakkabısı "kaliga" sözcüğünden yola çıkarak Kaligula adını takmıştı ona. Böylece askere yakınlığını belirtiyorlardı. Kaligula'nın iktidarının ilk yılları pey iyi geçti. Halka buğday dağıttırıyor, eğlenceler düzenliyordu. Senato'ya da saygılı davranıyordu. Aslında ortada cumhuriyet adına pek bir şey kalmamıştı ama Kaligula'nın aklında yine de Mısır kralları gibi sınırsız yetkide bir mutlak monarşi vardı. Küçük başarılarını abarttı ve halkın sevgisine dayanarak iyice şımarmaya başladı. Mısır tutkusu ile Tiberius zamanında yasaklanan İsis kültünü serbest bıraktı önce. Sonra Mısır'dan özel bir gemiyle getirttiği dikilitaş Roma'ya dikildi. Mısır hastalığı bir tutku olmuştu Kaligula'da. Kızkardeşi ile evlenmeye de hazırlanıyordu ki kızkardeşi vakitsiz bir şekilde öldü. Tutu onu tanrılaştırdı, kendisini de tanrılar katına çıkarmaya çalıştı ve Jupiter görünümünde dolaşmaya başladı. Kaligula'nın çılgınlıkları anlatılır gibi değildi. Çok sevdiği atı için özel ve pek lüks bir saray yaptırdı; konsül seçtirmeyi tasarladığı da söylenir bu atı. Paha biçilmez değerde incileri sirkede erittirip içermiş ve davetlilerin önüne altından ekmek ve yemek koydurur yedirtirmiş. Bunlar tarihçi Suetonius'un anlattıklarının bir bölümü! (Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İlkçağ, s. 505)Elbette bütün bunlar büyük harcamalar gerektiriyordu ve vergilere yükleniliyordu. Kaligula'ya karşı tepkiler giderek arttı ve Kaligula giderek daha despot olmaya başladı. Muhafız birliklerinin başını bile öldürttü. Ancak 4 yıllık bir iktidaron sonunda M.S. 41 yılında kendi subayları tarafından sarayın karanlık koridorlarında öldürüldü. Öyle bir kin toplamıştı ki, karısı ve bir yaşındaki kızını bile öldürdüler. ... Devamı

Kladius

2007-03-10 03:29:00

Kaligula'nın ölümünden sonra tahta amcasının oğlu Klaudius geçti. Romalılar şimdi de onu istiyordu. Kaligula'Yı öldürenler sarayın bir köşesinde korkuyla gizlenmiş olan Klaudius'u alıp imparator ilan ettiler. Klaudius pek istemeyerek de olsa tahta çıkmış oldu. Aslında sağlık zorunları olan, zayıf bünyeli biriydi. Devlet idaresinden de pek anlamıyordu. Yine de Klaudius'un 13 yıllık saltanatı Roma'nın en parlak dönemlerinden biri oldu ve monarşik rejim daha da sağlamlaştı. Artık kimse Cumhuriyet'ten bahsetmiyordu. Klaudius içerde geniş bayındırlık çalışmaları yaptı, devlet yönetiminde ise yetenekli azat edilmiş köleleri kullanmayı denedi. Bu yöntemi oldukça da başarılı oldu. Bu eski köleler Senato'yu ve eski aristokrasiyi arka plana itip kendi ceplerini doldurmaya girişseler de imparatorluğun merkezileşmesini sağladılar. O zamana kadar eyaletlerden daha yüksek bir yerde kabul edilen ve eyaletleri sömürerk geçinen Roma ile eyaletler yakıonlaşmaya başladı. Eyaletlerin sözü de devlet yönetiminde öne çıkmaya başlıyordu. Başarılı devlet yönetim mekanizması dışarıya doğru büyümeyi de kolaylaştırdı. Roma büyümenin son sınırlarına yaklaştı. İngiltere'nin fethi Kladius'a nasip oldu ve adı da İngiltere fatihine çıktı. Doğu'da Karadenizin en uzak köşelerine kadar ulaşıldı, Ermenilere bir kez daha Roma egemenliği  kabul ettirildi, Juda (İsrail/filistin) yeniden eyalet haline getirildi, hatta Afrika'da Moritanya'da bile iki yeni eyalet oluşturuldu. Klaudius evlilikleri ile ünlüdür. Zaten onu mahveden de bu evlilikleri olmuştur. 4 defa evlenir. Bu evliliklerinden rahatlıkla bir roman yazılabilir. Tarihçi Tacitus'a göre 3. karısı Messalina bir nimfomanyak'tır. Onun bir gecede kaç kişiyle  yatabileceği konusunda fahişelerle yarışa girdiğini yazar. Hatta Klaudius seyahatta iken sevgilisi Gaius Silius ile açıkça evlenir. Niyeti Silius ve etrafına almayı başardığı bir takım kişilerle Klaudius'a suikast yapmaktı... Devamı

Neron

2007-03-10 03:26:00

Julio-Klaudius hanedanının son imparatoru Neron tahta çıktığında henüz erginleşmemiş bir çocuktu. Bu olay aslında Roma cımhuriyetinin artık tümüyle bir monarşiye dönüşmüş olduğunun da göstergesiydi. Aynı zamanda onun iktidara gelişi  bir tür saray darbesi idi. Annesi Agrippina'nin ve onunla işbirliği içindeki egemenlerin iktidarı ele geçirme girişimiydi ve gerçekten de bu sınırsız güçteki imparatorluğu ilk 5 yıl bunlar yönettiler. Hatta bazı askeri başarılar da elde edildi. Doğu'da Ermenistan'ı Partların ele geçirme girişimi püskürtüldüğü gibi Gürcistan ve öteki kafkas kıyıları da ele geçirildi. 63 yılında Pontus da eyalet haline getirildi, Kırım işgal edildi ve Karadeniz tamamen bir Roma içdenizi haline getirildi. Neron biraz büyüyünce kendini göstermeye başladı. Yaratılıştan şehvetli ve vahşi bir karakterdeydi, aslında düpedüz sa-pıktı.  Ona göre doğu imparatorlarının ilkesi geçerliydi: "Hükümdara herşey serbestti" Saray ve Roma akıl almaz bir rezilliğin ce skandal dolu eğlencelerin yatağı olup çıktı. İpleri eline alması o kadar kolay olmayacaktı, ilk uzlaşmazlığı annesiyle oldu ve Neron hemen gerekeni yapıp annesini öldürttü. Klaudius'un devlet yönetimine yerleştirdiği azatlıları atıp yerlerine her emri uygulayacak karakterde olanlar getirildi. Devlet yapısını baştan aşağı değiştirdi. Annesiyle birlikte kendini tahta çıkaran Seneca'yı da sürgüne gönderdi, askeri işlerin başına geçirdiği adam ise bir tür man-yaktı. Eşi olan Klaudius'un kızı Octavia'yı da sürgüne gönderip orada öldürttü. Ardından evlendiği kadın ise Neron'un annesini öldürmeyi birlikte tezgahladığı Poppea idi. Tacitus bu kadın için şöyle diyor: "Her şeyi vardı: Güzellik, zeka, zenginlik. Kalbi yoktu yalnız!" Ancak Neron birgün onu da karnını tekmeleyerek öldürdü. Tarihçi Suetonius'a göre ikinci çocuğuna hamileydi o sırada. (M.S. 65) (Bu arada Nero hakkında olumsuz yazılar yazan tarihçilerin senato yanlısı olduğu ve gerç... Devamı